Üzerinde yağmurluk tarzı kaban, montun altında işyeri giysisi olduğu anlaşılan beyaz üniforma, bacağında siyah kargo pantolon var. Krem rengi kumaştan dikilmiş, kenarında renkli şeritler olan çantasını kucaklamış...

Otobüste, yanımdaki koltukta oturuyor. 18-20 yaşlarında. Lise ya da yüksekokul mezunu olabilir. Dünyaya kendini kapamış gibi, kafasını çok hafif çevirmiş camdan dışarı bakıyor.

Telefonu çaldı. Açtı, konuşmaya başladı. Dünyadan kopukmuş gibi görüntü gitti, yüzü aydınlandı. Otobüste olduğunu söyledi.

Bir arkadaşıyla geyik yapıyor gibi gelmişti.

‘‘Anne maaşımı aldım bugün. 29 bin 100 lira verdiler’’ dedi.

Maaşın azlığı-çokluğu üzerine konuşmuş olmalılar. 6 bin küsur lirasının yemek parası olduğunu anlattı.

Sonra, karşıdan gelen yanıta göre şöyle gelişti konuşma:

‘‘Kredi borcumu ödedim. Dört bin lira da abime gönderdim. Şey olsun, hissetmesin diye.

10 bin liram kaldı. Klimaları yaptırabiliriz. İki klima ne kadardı?

O zaman otobüs kartıma para kalmıyor. Bu ay birini yaptıralım, gelecek ay da diğerini yaptırırız. Pazara da gideriz…’’

O gün Antalya’da deprem olmuştu. Biraz da deprem ile oturdukları bina üzerine konuştular. Telefonu kapattı, yine dünyaya kapanıp uzaklara bakmaya başladı…

Benden önce indi otobüsten. Arkasından baktım. Çelimsiz sayılmazdı ama yapılı da değildi. ‘‘Narin bir yapı’’ demek daha doğru olacak galiba. Çevreye aldırmaz bir görüntü vererek uzaklaşırken, adımları yılgınlıktan çok direniş hissi yansıtıyordu…

Bora Ayanoğlu ile Alpay’ın ‘‘Fabrika Kızı’’ çınladı kulaklarımda…

‘‘Gün doğarken her sabah
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur
Başı önde yorgunca.
Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar
Bütün insanlar gibi…’’

Otobüsle uzaklaşırken, onun yerine ben daldım uzaklara. Nasıl bir yaşamı, nasıl bir öyküsü vardı? Nasıl bir yük taşıyordu narin omuzlarında? Delikanlılık çağının çalkantısıyla pır pır etmesi gereken bir yürek, nasıl durgunlaşırdı böyle?

İndiği durağın arkasında kafeler vardı, dolu. Onun yaşıtları, kafelerde oturanların çoğu. Açlık sınırındaki çizgide olmasına karşın nasıl da özenti belirtisi göstermeden, özgüven yansıtan adımlarla geçip gitti?

Gerçekten öyle miydi, yok muydu özlemi, özentisi? Yoksa içinde öfke olarak mı birikiyordu hepsi?

[email protected]