"...Çünkü biz turizmi uzun yıllardır bir “konfor üretme makinesi” olarak kurguladık. Misafirin karşısına seçenek değil senaryo koyduk. Sürpriz değil program sunduk. Deneyim değil akış planladık..."

Antalya’da severek gittiğim bir otelde kahve servisini yapan genç “keyifle içiniz” dediğinde işte o anda bana mutluluğu çağrıştıran kelime olan “keyif” bana bu yazıyı yazdırdı.
Keyif; Bizim ve Akdeniz ülkelerinin kadim kültürel kodudur

• Keyif yeni bir kavram değil, Akdeniz’de binlerce yıldır var

Modern dünyanın en güçlü vaatlerinden biri, insanın kendi mutluluğunu arama hakkıdır. Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi (1776) da sembolleşen bu yaklaşım, bireyin hayatını kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirme özgürlüğünü kutsar. Ancak bu “arayış” hali, zamanla başka bir şeye dönüştü: satın alınabilir, paketlenebilir ve standartlaştırılabilir bir mutluluk fikrine.

Bugün turizm sektörü tam da bu dönüşümün merkezinde duruyor. Biz turizmde neyi anlayamadık?
Mutluluğun aranacak bir hedef değil, yaşanacak bir hâl olduğunu mu? Yoksa konforun, mutluluğun yerine geçemeyeceğini mi?
Çünkü biz turizmi uzun yıllardır bir “konfor üretme makinesi” olarak kurguladık. Misafirin karşısına seçenek değil senaryo koyduk. Sürpriz değil program sunduk. Deneyim değil akış planladık. Her şey dahil sistemler, aslında her şeyi önceden belirlenmiş bir yaşam kurgusuna dönüştürdü. Misafir o kurgunun içinde hareket ediyor ama o kurguyu kuramıyor. Oysa turizm dediğimiz şey, insanın dünyayı tanıma eylemidir. Tanımak ise kontrolle değil, temasla mümkündür.
Bugün geldiğimiz noktada büyük bir yanılgının içindeyiz: Konforu artırdıkça memnuniyeti artırdığımızı zannediyoruz. Oysa çoğu zaman sadece riski azaltıyoruz.
Riskin seçeneğin olmadığı yerde keşif yoktur. Keşfin olmadığı yerde hatıra yoktur.
Hatıranın olmadığı yerde ise gerçek bir tatil yoktur. Biz aslında “mutluluğu” değil, onun steril bir versiyonunu üretiyoruz.
Peki ya bizim kültürümüzde ne vardı?
Akdeniz’in kadim yaşam tarzı bize başka bir şey anlatıyordu: Keyif.Keyif; planlanmaz, doğar.

Keyif; satın alınmaz, paylaşılır.Keyif; hızda değil, yavaşlıkta ortaya çıkar.
Son yıllarda İtalyanların liderliğini yaptığı Slow food, Slow City hareketleri biz de de yeni bir uyanış ve kendimizde olanı hatırlamaya başladık.

• Yaşamın tadını çıkarmak bir “lüks” değil, bir “kültür”

Uzayan sağlıklı ve yerel sofralar, tanımadığın insanla edilen sohbet, bir sokakta kaybolmak, beklenmedik bir müzik sesi, güneşin batışını izlerken kurulan sessiz bağ… Bunlar turizm kataloglarında satılamayan ama seyahatin özünü oluşturan anlardır. Biz bu özü sistem dışına ittik.

Akdeniz ve kendi kültürümüzün bize miras bıraktığı bu “yaşama sanatı”nı, turizm modelimizin dışına çıkarıp yerine standartlaştırılmış konforu koyduk. Oysa elimizde dünya turizmine ilham verebilecek bir yaşam felsefesi vardı. Ve hâlâ var.

Biz bu “keyif” kavramını turizmin merkezine yeniden ne zaman koyacağız?

Misafire sadece rahat bir oda değil, kendini kaybedebileceği bir deneyim sunmayı ne zaman öğreneceğiz?

Her şey dahil yerine “her şey mümkün” anlayışına ne zaman geçeceğiz? Bugün Herşey Dahil uygulayan ama misafirlerine özenle bu deneyimleri ve Akdenizli keyfini yaşatan tesislerimizin ne kadar başarılı uluslararası pazarda ne kadar ayrıcalıklı olduğunu görüyoruz.

Yaptıkları en önemli şey sadece konfor yaratmak değildir insanın kendi sınırlarını güvenle aşabildiği alanı kurabilmektir
Bugün dünya yeni bir arayış içinde. İnsanlar artık daha büyük odalar, daha zengin büfeler değil; daha gerçek anlar arıyor. Daha az kusursuz, daha çok sahici deneyimler peşinde.
Belki de bizim yıllardır “geri kalmışlık” zannettiğimiz o yavaşlık, o doğallık, o plansızlık; aslında geleceğin turizm anlayışıdır. Ve belki de en büyük hatamız şuydu:Biz, sahip olduğumuz “keyfi” anlamadık.

Anlamadığımız şeyi yeniden hatırlamaya hazır mıyız?