"...Turizm merkezleriyle arkeolojik alanlar arasında ulaşım koridorları kurulmalı, tematik kültür rotaları oluşturulmalı, dijital hikâye anlatımı ve çağdaş tanıtım dili devreye sokulmalıdır..."
Son yıllarda Türkiye’de yapılan arkeolojik kazılar, yalnızca geçmişe ait yeni bilgiler üretmiyor; insanlık tarihini yeniden yazdıracak nitelikte bulgular ortaya koyuyor. Neolitik dönemden ilk yerleşik yaşama, inanç sistemlerinden kentleşmenin doğuşuna uzanan bu keşifler, insanlığın ortak hafızasına güçlü bir ışık tutuyor. Ancak asıl soru şu: Bu ışık neden turizmin yolunu yeterince aydınlatamıyor?
Bugün Türkiye, insanlık tarihinin en erken sayfalarının yazıldığı topraklara sahip olmasına rağmen, bu büyük mirası turizmde stratejik bir avantaja dönüştürmekte hâlâ zorlanıyor. Kazılar bilimsel olarak dünya literatürüne giriyor; ancak aynı hızla ziyaretçiye, rotaya, hikâyeye ve deneyime dönüşemiyor. Toprağın altından çıkan tarih, toprağın üstünde anlatılamıyorsa, turizme dönüşmüyor.
Türkiye’nin arkeolojik zenginliğinin turizmle entegrasyonu hâlâ parçalı ve dağınık bir görüntü sergiliyor. Birçok kazı alanı, bulunduğu coğrafyanın turizm merkezlerinden kopuk; ulaşımı zor, yönlendirmesi yetersiz, anlatımı zayıf. Oysa arkeoloji yalnızca taş ve kalıntı değildir. Arkeoloji; hikâyedir, başlangıçtır, insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Bu anlatı kurulmadığında, bulunan her eser sadece akademik bir başarı olarak kalır.
Dünya örnekleri bu konuda son derece öğreticidir. Mısır, piramitleriyle ölümü ve sonsuzluğu; Yunanistan, mitolojiyle insanı ve tanrıları; Meksika, kadim uygarlıklarla kozmolojiyi; İngiltere ve Almanya ise müzeleriyle tarihi bir deneyime dönüştürmeyi başarmıştır. Türkiye ise çoğu zaman arkeolojiyi kazı raporlarının diliyle anlatmayı yeterli sanmaktadır. Bu, büyük bir iletişim ve vizyon eksikliğidir.
Oysa Türkiye turizminin başlangıcında kültür turizmi ana faktördü. Kitle turizminin son otuz yılda baskın hâle gelmesiyle kültür ve arkeoloji geri plana itildi. Bugün ise paradoksal bir noktadayız: Kitle turizmi artık yeni bir ivmeye ihtiyaç duyuyor ve bu ivme, tam da ihmal ettiğimiz arkeolojide saklı. Arkeoloji, kitle turizmine rakip değil; onu nitelikli, sürdürülebilir ve yüksek katma değerli hâle getiren tamamlayıcı güçtür.
Arkeoloji odaklı turist; daha uzun konaklar, daha çok harcar, yerel ekonomiye doğrudan katkı sağlar ve destinasyonla daha derin bağ kurar. Bu, yalnızca kültürel değil, aynı zamanda verimlilik meselesidir. Sayıyı artırmak değil, değeri yükseltmek meselesi.
Ancak bunun için yeni bir anlayışa ihtiyaç var. Kazı alanlarını yalnızca korunan alanlar olarak değil, yaşayan kültür mekânları olarak düşünmeliyiz. Turizm merkezleriyle arkeolojik alanlar arasında ulaşım koridorları kurulmalı, tematik kültür rotaları oluşturulmalı, dijital hikâye anlatımı ve çağdaş tanıtım dili devreye sokulmalıdır. Akademi, yerel yönetimler, turizm sektörü ve merkezi idare aynı masada buluşmadan bu dönüşüm mümkün değildir.
Tarihsel geçmişi pek eskilere gitmeyen iki turizm destinasyonundan örnek vermek yerinde olacak: Dubai ve Abu Dabi.
Dubai: Futuristik müze konsepti ile ilgiyi geçmişe değil geleceğe taşıdı. “Geleceğin Müzesi, ortak geleceğimizi görmek, dokunmak ve şekillendirmek için her yaştan insanı ağırlıyor. Olası gelecekler arasında bir yolculuğa çıkın ve umudu ve bilgiyi günümüze geri getirin.” Vadettiği geleceği deneyimlemek.
Abu Dabi: Louvre Abu Dabi Müzesi tipik bir hazıra konma örneği. 8 Kasım 2017’de açılan ve maliyeti 90 milyon euro olan müze, Fransız hükümetiyle yapılan 30 yıllık anlaşmayla, Mimar Jean Nouvel eseri olarak Saadiyat Adası’nda 24.000 m² üzerine kurulmuştur.
Her iki müze dünya üzerinde ender rastlanan örneklerdir. Felsefi yorumu size bırakıyorum: Bizde un var, şeker var da helvayı nasıl yapacağız?
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni bir Arkeoloji Odaklı Turizm Tanıtım Stratejisidir. Bu strateji, geçmişle övünmekten çok, geçmişi bugünün değerine dönüştürmeyi hedeflemelidir. Kazı başkanları sadece bilim insanı değil, aynı zamanda bu toprakların kültür elçileri olarak görülmelidir.
Türkiye, insanlık tarihinin başlangıç noktalarından biri olma iddiasını artık sadece bilim dünyasında değil, küresel turizm sahnesinde de cesaretle dile getirmelidir. Çünkü bu topraklar, yalnızca geçmişin değil; doğru anlatılırsa, turizmin geleceğinin de anahtarıdır.