Orta Doğu’da savaş başladığında Türkiye turizm sektöründe aynı soru yeniden gündeme gelir:
“Bu kriz turizmi nasıl etkileyecek?”
Aslında daha doğru soru şudur:
Türkiye turizmi neden her jeopolitik krizden İspanya kadar az etkilenemiyor?
Cevap yalnızca coğrafya değildir.
Evet, İspanya Akdeniz’in batısında, Türkiye ise Orta Doğu’ya komşu bir bölgede yer alıyor. Ancak mesele bundan ibaret değil. Asıl fark turizm sisteminin dayanıklılığında yatıyor.
İspanya’nın turizm modeli üç güçlü dayanak üzerine kuruludur: güçlü iç turizm, yüksek satın alma gücüne sahip yerli turist ve kriz anlarında devreye giren dengeli pazar yapısı.
Türkiye ise uzun yıllardır turizmi neredeyse tamamen dış talebe bağlayan bir modelle ilerledi. Bu model iyi zamanlarda hızlı büyüme sağlar; ancak kriz zamanlarında kırılgan hale gelir.
Oysa Türkiye turizminin elinde kriz dönemlerinde devreye girebilecek üç büyük güç bulunuyor. Sorun bu güçlerin yeterince stratejik kullanılmamasıdır.
Birincisi uluslararası tur operatörleriyle kurulan ağdır.
Türkiye turizminin büyümesinde özellikle Almanya, Hollanda, İngiltere İskandinav Rusya ve BDT ülkelerinde faaliyet gösteren Türkiye uzmanı tur operatörlerinin ve THY nin yanında özel uçak şirketlerinin büyük payı vardır. Bu şirketler yalnızca paket tur satan aracılar değildir; onlar Türkiye turizminin gerçek stratejik ortaklarıdır.
Bugün yapılması gereken şey fiyat kırma yarışına girmek değil, bu operatörlerle daha güçlü ortaklıklar kurmaktır. Havayolları, oteller ve tur operatörleri arasında koordineli bir kapasite planlaması yapılmadan kriz yönetilemez.
Turizmde talep yok olmaz, sadece yön değiştirir. O yönü tekrar Türkiye’ye çevirecek olan şey güçlü pazarlama ve doğru iş birlikleridir.
İkinci büyük güç iç turizmdir.
Türkiye’de turizm konuşulurken çoğu zaman yalnızca yabancı turist sayıları gündeme gelir. Oysa dünyanın büyük turizm ekonomilerinde iç turizm sektörün ana taşıyıcı kolonudur.
İspanya’da, Fransa’da, İtalya’da milyonlarca insan her yıl kendi ülkelerinde tatil yapar. Bu sayede dış pazarlarda dalgalanma olduğunda sektör tamamen sarsılmaz.
Türkiye’de ise 85 milyonluk nüfusun oluşturabileceği iç turizm hareketi hâlâ yeterince değerlendirilmiş değildir.
Oysa ulaşım altyapısı gelişmiş, dört mevsime yayılan turizm çeşitliliği olan bir ülkede iç turizm çok daha güçlü bir rol oynayabilir. Kısa tatiller, gastronomi rotaları, kültür ve arkeoloji turları, hafta sonu kaçamakları… Bunların hepsi turizm ekonomisini dengeleyen unsurlardır.
Türkiye turizmi dış pazara bağımlı olmaktan kurtulmak istiyorsa iç turizmi stratejik bir alan olarak görmek zorundadır. Böyle ekonomik kriz ortamında devlet turizmi teşvik için vatandaşlarına çok düşük faizle tatil kredisi vermelidir. Veya çalışanlarına tatil kredisi sağlayan özel sektöre vergi indirimi uygulamalıdır.
Üçüncü ve belki de en güçlü unsur ise diasporadır.
Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türkiye kökenli insan yalnızca yaz tatili için gelen gurbetçiler değildir. Onlar aynı zamanda Türkiye turizminin en doğal pazarlama ağıdır.
Almanya, Fransa, Hollanda ve Avusturya’da Türkiye’ye yönelik tur operatörlerinin kurulmasında bu diaspora girişimcilerinin büyük rolü olmuştur. 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’ye yönelik kitle turizmi akışının arkasında bu girişimci kuşağın önemli katkısı vardır.
Bugün yapılması gereken şey diasporayı sadece “memlekete gelen ziyaretçiler” olarak görmek değil, onları Türkiye turizminin küresel elçileri olarak değerlendirmektir.
Avrupa’da yaşayan bu büyük topluluk doğru stratejilerle Türkiye turizminin en istikrarlı pazarı haline gelebilir.
Turizmde krizler yeni değildir.
Savaşlar, ekonomik dalgalanmalar, salgınlar… Hepsi gelip geçer.
Kalıcı olan ise bir ülkenin turizm modelidir.
Türkiye turizmi eğer sadece dış pazarlara bağlı bir yapı olmaktan çıkıp üç temel dayanağa yaslanabilirse krizlerden çok daha az etkilenir: güçlü tur operatörü ağları, canlı bir iç turizm pazarı ve dünyanın dört bir yanına yayılmış güçlü bir diaspora.
Krizler turizmi değil, turizm politikalarını test eder.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Türkiye turizmi krizlerden şikâyet etmeye devam mı edecek, yoksa kendi gücünü keşfeden daha dayanıklı bir modele mi geçecek?