Öyle yoruldum ki...

Eğer, hem okuyor, hem düşünür, hem de her şeyi sorguluyor iseniz, öyle yoruluyorsunuz ki, nasıl anlatsam.

Dün bir toplantıdan çıktım, biraz yürüyeyim dedim, sonra da yol uzayınca metroya bindim ve tramvayın geçtiği duraklara göz atarken, Milli Kütüphane durağını /istasyonunu okudum ve hemen kapıya yaklaştım ve indim.

Milli Kütüphanenin sadece adı kalsa da, bir tramvay, otobüs durağında bile adının kalması beni baya mutlu etti.

Bir de, orada bir zamanlar HALKÇI BELEDİYELERİN yaptığı satış yerleri vardı. İçeri girdim boylu boyuna dükkanların önünden geçtim, biraz nostalji yaşadım, üzüldüm, sevindim falan, filan.

Sonra pastane fırın arası bir satış yerine girdim, ilgimi masanın üstünde üstlerine isimleri yazılmış poşetler ve yanında da arta kalan üç beş pide gördüm. Eeee akşam üstü de olmuştu, ordan iki "Ramazan Pidesi" almak istedim ve satış yerinde ki kadın çalışandan poşet istedim, "biz poşete koyuyoruz deyince, eyvallah dedim.

Sonra bir poşete bir pide koydu ama koyarken de, gözlerimin içine bakıp, "pidelerin tanesi 150 LİRA" dedi ve azıcık duraksadı.

Artık hiçbir şeyin fiyatını soruyorum. Nasıl olsa bir şey değişmiyor.

Olsun dedim ve pideyi alıp, parasını ödedim. Kadın tavrımı biraz garipsese de ben umursamadım. Bir şey demeden de çıkmak istemedim. Ömrümüzü hep bir şeyleri sorgulayarak geçirdik, sorgulayacak bir durumumuz yokken bile, artık her şey kabulümüz, birileri bir şeyleri sorgulayıncaya kadar.

Yüzüme baktı ve "haklısınız" dedi.

Ramazan ayı, marketlerin girişinde "askıda pide" yazıları. Lokanta girişlerinde "askıda iftar menüsü"!..

Hani Cahit Sıtkı diyordu ya,

"Zamanla nasıl değişiyor insan!/ Hangi resmime baksam ben değilim:/ Nerde o günler, o şevk, o heyecan?/ Bu güler yüzlü adam ben değilim/ Yalandır kaygısız olduğum yalan."

Evet, kaygısız olmaya karar verdim ama oluyor ki, bir yerlerde bir şeyler insanı rahatsız ediyor.

Dükkanların olduğu yerden çıktım, aslında gideceğim yer için metroya ya da otobüse binebilirdim, üstelik bedavadan ama yürüyeyim istedim.

Sonra köşe başlarında mendil, kalem, .... ..... satanlar. "Allah rızası için" para isteyenler.

Güya azıcık hava alacak, rahatlayacaktım. Daha da sinirlerim bozuldu.

Bir taksi çevirdim ve eve gitmeye karar verdim.

Haydiiii, taksici ben de efkarlı çıktı. "Ağabey ya, yine benzine zam geldi, ne yapacağız bilmiyorum. Bir yandan taksi sahibine ödediğim para, bir yandan ev kirası, bir yandan benzin, arabanın masrafları, evde çoluk çocuğun masrafları".

İyi ki bir nefes alayım diye çıktım.

Sonra metroda üniversitelerin duraklarından binmiş, şehir merkezine, mahallelerine giden gençleri, öğrencileri gördüm, ellerinde telefonlar, "kakiri kikiri". Sonra öğrencilik yıllarıma gittim. Elimizde bir dergi, bindiğimiz otobüslerde arkadaşlarımız ile birlikte;

"Değerli Ankaralılar, Hemşerilerimiz" diye başlayan o günün sorunlarını ve çözüm yollarını anlatan söylemler. Alkışlar, homurdanmalar arasında inilen otobüsten sonra sabahlanan karakol geceleri.

Sahiden ya, tok ailelerin tok çocukları idik. Cebimizde para, gidilecek evlerimiz ve giderken de bir dürüm, paket yaptıracak hallerimiz vardı.

İşte gelinen nokta ve bü ülke ve yurttaşları için ödenen bedeller.

Sonra düşündüm, evin merdivenlerinden çıkarken. Sokaklar ayaz, apartmanın kapısından girince kalorifer sıcaklığı karşılar ve elinde de 150 Liralık pide varken, ne salaksın sen ya, demeden edemedim.

Sonradan karar verdim, ne Çevre sokağı dolaşıp, Atatürk, İnönü, Ecevit, Baykal vb resimlerin idirildiği eski bir bir Genel Merkezi görmek istiyorum, ne de metroya binip, galesiz gençleri ne de askıda bilmem ne ilanlarını.

Sonra kendi kendime güldüm, sen hala SOSYAL DEVLET hayali ile asosyalleş.