Kitle turizmi arkeolojiye muhtaç ve Berlin Sergisi

Berlin’de 6 Şubat’da açılan
“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” sergisi, yalnızca bir kültür etkinliği değildir.
Bu sergi, Türk turizmi için çok daha büyük bir gerçeği hatırlatmaktadır:
Kitle turizminin evrilmesi için arkeolojiye ihtiyacımız var.

Bugün Türkiye turizmi sayısal olarak güçlüdür; ancak nitelik, derinlik ve katma değer açısından aynı ölçüde güçlü olduğunu söylemek zordur. Kitle turizmi, uzun yıllar boyunca başarıyla büyütüldü; fakat artık aynı modelle yol almak mümkün değildir.
Yeni bir hikâye, yeni bir bağlam ve yeni bir değer katmanı gerekmektedir.
İşte bu noktada arkeoloji, bir “alternatif” değil, zorunlu bir dönüşüm aracıdır.

Berlin’de, Museuminsel, Avrupa’nın en güçlü kültür sahnelerinden biridir.
Açılışın James-Simon Galerie’de yapılması ise sergiyi klasik bir müze etkinliğinin ötesine taşır; onu bir kültürel vitrin hâline getirir. Berlin’de sergilenen
Göbeklitepe ve Taş Tepeler anlatısı, arkeolojinin nasıl bir algı dönüştürücü güç olduğunu net biçimde göstermektedir.
Biz çoğu zaman “en eski”, “ilk”, “en büyük” diyerek övünmeyi tercih ediyoruz.
Oysa küresel ziyaretçi övgüyle değil, anlamla bağ kurar.
Berlin sergisi, bu açıdan bir zihniyet değişiminin işaretidir.

Sergide yer alan 89 eserin 44’ünün ilk kez sergileniyor olması teknik bir detay gibi görülebilir.
Oysa bu, dünyaya verilen çok net bir mesajdır:
“Bu hikâye hâlâ yazılıyor ve merkezinde biz varız.”
Bu sergi, Türkiye’yi deniz-güneş-kum üçgeninin dışına taşıyan; ülkeyi insanlık tarihinin başlangıç noktası olarak yeniden konumlandıran bir anlatı kurmaktadır.

Ancak burada kritik bir eşik vardır.
Berlin’de kurulan bu güçlü anlatı, Türkiye’de ulaşılabilir bir deneyime dönüşmezse, etkisi sınırlı kalır.

Kitle turizminin arkeolojiye ihtiyacı tam da bu noktada ortaya çıkar.
Çünkü arkeoloji odaklı ziyaretçi profili;
– Daha uzun konaklayan,
– Daha fazla harcama yapan,
– Yerel ekonomiyle daha güçlü bağ kuran,
– Deneyim ve anlam arayan
bir turist profilidir.

Bu profil, kitle turizmine rakip değildir.
Aksine kitle turizmini nitelikli hâle getiren tamamlayıcı unsurdur.

Ancak bu dönüşüm, yalnızca tanıtım filmiyle ya da sergiyle olmaz.
Asıl mesele erişimdir.

Bugün Antalya, Bodrum, İzmir ve Dalaman gibi güçlü turizm merkezlerinden; Şanlıurfa, Göbeklitepe, Taş Tepeler, Afrodisias, Sagalassos veya Hattuşa gibi alanlara kolay, düzenli ve planlı ulaşım yoktur.
Arkeoloji anlatısı havada kalır; çünkü yere basamaz.

Kitle turizmini dönüştürmek istiyorsak şu soruyu sormak zorundayız:
Berlin’de merak uyandırdığımız ziyaretçiyi, Türkiye’de nasıl ve ne kadar kolay ağırlayabiliyoruz?

Arkeoloji alanları yalnızca korunan bölgeler olarak değil; turizm altyapısının doğal uzantısı olarak düşünülmelidir.
Günübirlik bağlantılar, tematik kültür koridorları, özel rehberlik sistemleri ve dijital anlatım araçları olmadan arkeoloji, turizme entegre olamaz.

Berlin sergisi bu anlamda önemli bir eşiği temsil ediyor.
Bu sergiyle Türkiye, arkeolojiyi ilk kez bu ölçekte kitle turizmini dönüştürecek bir anahtar olarak kullanabileceğini göstermiştir.
Ancak bu anahtarın kapıyı açabilmesi için, kapının önüne kadar yol yapılması gerekir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu girişimini bu nedenle önemsiyorum.
Ancak bir kez daha altını çizmek gerekir:
Yetmez ama evet.

Evet, arkeoloji artık tanıtımda daha görünür.
Evet, Göbeklitepe ve Taş Tepeler dünya sahnesinde doğru bir dille anlatılıyor.
Ama yetmez.

Arkeoloji, Türk turizminin vitrinine değil; omurgasına yerleştirilmelidir.
Ulaşım planlamasıyla, tur operatörleriyle, konaklama süreleriyle ve bölgesel kalkınma stratejileriyle birlikte ele alınmalıdır.

Kitle turizminin geleceği daha fazla turistte değil;
daha derin deneyimde, daha güçlü hikâyede ve daha yüksek değerde yatmaktadır.
Ve bu hikâye, bu topraklarda zaten yazılıdır.