Tarihsel kimliğe sahip kentlerde yeni ikon yapılar mı kentin simgesi olmalıdır, yoksa zaten var olan tarihi yapılar mı?
Bu soru bugün Antalya’da yıkılıp yeniden yapılmakta olan müze üzerinden yeniden karşımıza çıkıyor. Ama mesele sadece Antalya değildir. Bu, aslında tüm tarihi kentlerin kaderini belirleyecek bir zihniyet tercihidir.
Bu soruya yıllar önce çok net cevabı bir zamanlar nazi Almanyası’nda Hitlerin Silahlanma Bakanı ve mimar Herman Albert Speer’in oğlu birzamanlar Türkiye’de DSİ de staj yapmış olan Jr.Speer vermişti. “New York’taki Empire State Building ya da Dubai’deki Burj Khalifa gibi yapıların kendi şehirleri için anlamlı olabileceğini, ancak İstanbul gibi bir kentte yeni bir ikon yapı üretmenin gereksiz olduğunu söylemişti. Çünkü Ayasofya gibi bir yapı zaten tek başına bir medeniyetin özeti idi. Yeni bir ikon üretmek, bu hafızayı güçlendirmez; aksine sıradanlaştırır.”demişti
Bugün biz hâlâ aynı hatayı tartışıyoruz.
Tarihi olan kent ikon üretmez. İkonunu korur.
Ama ne yazık ki bizde tam tersi bir eğilim var. Her şehir “ikon bina” peşinde. Her proje “dünyada ses getirecek yapı” bir de “ bizim otellerin mimarı da müzenin mimarı olur” iddiasında. Oysa bu yaklaşım mimarlık değil, pazarlama refleksidir. Ve çoğu zaman kentlerin ruhunu zayıflatır.
Dünyada doğru yapılmış örnek müzeler de var. En çarpıcısı ise Kahire’de yeni açılan Büyük Mısır Müzesidir.
Bu müze bir “ikon” olmaya çalışmaz. Piramitlerle yarışmaz. Onları gölgelemeye kalkmaz. Tam tersine, tüm mimari kurgusunu piramitleri görünür kılmak üzerine kurmuştur. Ve uluslararası bir yarışma sonunda seçilmiştir. İçeriden ve dışarıdan belirli akslarda piramit manzarasını çerçeveler. Yapının geometrisi piramit algısını çağrıştırır ama asla taklit etmez. Girişteki su ögeleri bile çölün susuzluğuna bir gönderme olarak düşünülmüştür. Yani mimari burada ego değil, bilinçtir.
1
İşte bizdeki fark budur. Mısır’da tarihsel mirasa saygı, bizim tarafta ben yaptım oldu egosu.
Abu Dhabi ve Dubai gibi şehirlerde yükselen müzeler ya da gökdelenler kendi bağlamlarında anlamlı olabilir. Çünkü bu şehirlerin üzerine yaslanabileceği binlerce yıllık bir katman yoktur. Bu nedenle mimari, kimlik üretmek zorunda kalır. Ama Antalya böyle bir şehir değildir.
Antalya’nın sorunu ikon eksikliği değil, ikon bolluğudur.
Perge, Aspendos, Side, Yivli Minare… Bu coğrafya zaten insanlık tarihinin sahnesidir. Böyle bir şehirde yapılacak müze, eğer bu hafızayı büyütmüyorsa, sadece beton üretir.
Üstelik bugün tartışılan yeni müze yaklaşımı yalnızca kavramsal olarak değil, işlevsel olarak da ciddi soru işaretleri barındırmaktadır. Daha önce müzeye eklenen yapının Likya mezarını referans alan bütüncül mimarisi, bu topraklarla kurulan anlamlı bir bağdı. Şimdi ise karşımıza birbirinden kopuk, parçalı yapıların oluşturduğu bir kompleks çıkıyor.
Bu yaklaşım mimari bir tercih olabilir; ancak Antalya’nın iklimi düşünüldüğünde ciddi bir risktir.
Parçalı yapılaşma, iklimlendirme kontrolünü zorlaştırır. Enerji verimliliğini düşürür. Ziyaretçi deneyimini parçalar. Daha da önemlisi, eserlerin korunması açısından hassas dengeleri tehdit eder. Müze dediğimiz yapı sadece gezilen bir yer değildir; aynı zamanda son derece kontrollü bir mikroklima alanıdır.
Bugün çağdaş müzecilik; teknoloji entegrasyonu, engelsiz, güvenlik, yönlendirme sistemleri ve çevreci ve bütüncül ziyaretçi deneyimi üzerine kuruludur. Eğer siz mimariyi parçalarsanız, deneyimi de parçalarsınız.
Ve o noktada müze, müze olmaktan çıkar.
Depo kompleksine dönüşür.
Asıl tehlike de budur.
Antalya’nın ihtiyacı olan şey; tarihine saygılı, iklimine uyumlu, teknolojiyi doğru kullanan ve ziyaretçiye bütüncül bir deneyim sunan bir müzedir.
Aksi halde ortaya çıkacak yapı ne kadar modern görünürse görünsün, ne kadar pahalıya mal olursa olsun, ne kadar “ikonik” ilan edilirse edilsin… Antalya’ya değer katmayacaktır.
Hatta daha kötüsü, bu şehri sıradanlaştıracaktır. Antalya’nın ihtiyacı ortak akıldır.