ABD Başkanı Trump Venezuela operasyonunun hemen ardından Kolombiya’yı, Küba’yı, NATO’nun bir parçası olan Grönland’ı ve bizi de yakından ilgilendirmesi bakımından İran’ı yeni hedefleri olarak ilan etti.
Bence burada gerçekten dikkat edilmesi gereken ülke İran. Ülkenin içi karışık, halk yoksulluk ve adaletsizliğe karşı ayağa kalkmış durumda. Hayatını kaybedenler var. Bölgede başı diğer ülkelerle de başta İsrail olmak üzere belada. Hatta ABD ve İsrail yakın zamanda İran’a nükleer tesislerini hedef alan bir hava operasyonu yaptı.
Venezuela ile İran’ın ortak noktası, halklarının onca zengin kaynaklara rağmen yoksulluk içinde sürünmeleri. Hem dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olacaksın ama halk büyük sıkıntılar içinde yaşayacak.
İran’ın yakın tarihine bakıldığında Pers İmparatorluğunun ana toprakları olan bu ülkenin 1908’de petrolün bulunmasıyla dertleri de başlıyor. Önce Musaddık döneminde petrol millileştiriliyor, 1953’te ABD ve İngiliz darbesiyle batı yanlısı şahlık rejiminin yolu açılıyor.
Uzatmayayım Şah Rıza Pehlevi döneminde de onca yatırım ve atılıma rağmen halkta özellikle demokrasi ve insan hakları konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor. Mollalar, üniversite öğrencileri ve Komünist Tudeh Partisi’nin ortak çabalarıyla Şah ülkeden kovuluyor, Rıza Pehlevi ülke ülke geziyor, sonunda kanserden Mısır’da hayatını kaybediyor. Karısı Farah Pehlevi ise şu anda kendilerini bir dönem kabul etmeyen ABD’de yaşıyor.
Şah’ın ülkeyi terk etmesinden sonra bir süre Irak, bir süre Bursa’da sürgün hayatı yaşayan ve son durağı Paris olan Ayetullah Humeyni bir Air France uçağı ile beraberinde yüzlerce gazeteci ile birlikte Tahran’a iniyor.
Herkes büyük sevinç içinde büyük sevinç gösterileri yapılıyor.
Ama sonra…
İnanılmaz bir dinci diktatörlük kuruluyor. Bir sinema yangınında 400 kişi öldürülüyor. Özgürlükler kısıtlanıyor, başörtüsü yasağı getiriliyor. Oysa demokrasi, insan hakları, özgürlük ve adalet inşa edilecekti ama tam tersi yapılıyor. Devrim Muhafızları kuruluyor, sonra tüm bölgeye rejim ihraç edilmesi için çabaları geliştiriliyor. Taşeron örgüt Hizbullah Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da devreye sokuluyor. Hatta Türkiye’yi karşı kendi topraklarında PKK’lılara kamp ve hastane desteği sağlanıyor. Nükleer silah üretmeyi geliştirmeye başlıyorlar.
Tabi bu durumda başta ABD olmak üzere batılı ülkeler ambargoları devreye koyuyor. Petrol ve doğalgaz satışları azalıyor, ticaret duraksıyor ve ihracat gelirleri düşüyor. Doğal olarak halk da bundan olumsuz etkileniyor, sürekli güvenlik politikaları kendi vatandaşlarını canından bezdiriyor.
İran’a dönen Humeyni 1989’da hayatını kaybetti. Yerine gelen Ali Hamaney ve diğer yöneticiler de halkı memnun ve mutlu edemediler.
Bendeniz Humeyni’nın cenaze törenini izleyen gazetecilerden biriyim. Milyonlarca insan arkasından gözyaşı döktü ama Tahran’da bulunduğum üç günlük sürede gördüklerimden dehşete kapıldım. Kaldığımız otelin yüzme havuzunu kırmışlardı, havuza girilmesin diye. Sokaklarda boylarını aşan uzun namlulu silahlarla dolaşan devrim muhafızları vardı. Bizim gittiğimiz büyükelçiliğimizi bastılar ve aralarında rahmetli Savaş Ay’ın da bulunduğu beş kişiye üç saat boyunca korku yaşattılar.
Elçilik bahçesine girip sekiz otomobili tahrip ettiler ve inanın tüm çağrılara rağmen polis gelip müdahale etmedi. Sonra büyükelçinin önerisi üzerine bahçenin bir köşesinde bulduğumuz merdivenle duvarı aşıp otele ulaşmayı başardık. Ve aynı gece cenaze törenini izlemeye gelen tüm Türk gazetecilerin sınır dışı edilmesi kararı alındı ve bizler de sabaha karşı havalimanına gidip ülkeyi terk ettik.
O günlerden bugüne olumlu anlamda değişen pek fazla bir şey olmadı. İnsan bu kadim kültürün egemen olduğu bir ülkenin bu hale gelmesine gerçekten çok üzülüyor. Yöneticilerinin beceriksizliğini maalesef vatandaşları çekiyor.
oktaypirim@gmail.com