Gurbet çiçekleri…

Yaklaşık bir aydır Hollanda’dayım. Ocağın son haftası kar yağmış, her taraf beyaza kesmişti. Arkasından gelen yağmurlar, kar bırakmadı eritti. Fakat Amsterdam çevresinde hava çoğunlukla kapalı. Soğuk ve ılık dalgalar dönüp duruyor.

Şubatın ilk haftasında iki gün güneş oldu, kar beyazının yerini kardelen beyazı aldı. Kardelen açar da çiğdem durur mu? Onlar da mor, sarı renkleriyle gün yüzüne çıkıverdiler. Beni de yıllar ötesine alıp götürdüler.

Yarı yıl tatilinin dönüşümüydü, yoksa baharın ilk ayına rastlayan bir bayram tatili dönüşü mü; ortaokulda mıydım, lisede mi, tam anımsayamadım. Köyün yolu kapalıydı. Yaya olarak nahiyeye dönüyorduk. Oradan da herkes yerine ulaşacaktı.

Bazılarımızın yakınları, köyle nahiye arasındaki tepeye kadar bize eşlik ediyordu. Yükümüzü taşımaya yardım ediyorlardı da asıl amaç biraz daha birlikte olabilmekti galiba. Benim uğurlayanım da anamdı…

Yolun kenarında kardelenler, bizim ‘‘gök sümbül’’ dediğimiz nergisler, gelinliklerini giyinmeye başlamışlardı. Arkadaşlarımızdan biri, birkaç kardelen koparıp koklamış, sonra da yakasına iliştirmişti.

Bunu gören anam, bir türkünün şu dörtlüğünü şiir olarak okudu: ‘‘Yüksek minarede ezan okunur/ Ezanın sedası yere dökülür/ Gurbet ele giden gül mü sokunur/ Takıp zülfüne de soldurma beni/ Dosta düşmana güldürme beni…’’ Arkasından ‘‘Geçin (yürüyün) bakalım hepinizi Allah güldürsün’’ dedi.

Sonra işaret parmağı bükülmüş, yarı yumruk halindeki elini elmacık kemiğinden şakağına doğru çektiğini gördüm. Kafamı çevirdim. Gözlerimden boşanamayan yaşların, asit sızıntısı gibi damarlarımı tırmalayarak tüm bedenime yayıldığını hissettim…

Yıllar sonra, kilometrelerce uzakta bu fotoğrafları çekerken birden bire o anı anımsadım, o görüntü canlandı gözümde.

Çiçeklere baktım uzun uzun. Hüzün verdiler önce. Kardelenler, bükük boyunlarıyla yavrusunu koruma için bağrına basıp yanağını onun kafasına dayamış ana figürü gibi göründüler gözüme. Hafif esintide sallanınca da sanki ninni söylediler.

Çiğdemler yel değdikçe hafif hafif titredi, yeni yürüyen ama biraz afacan çocuklar gibiydi.

Başlarını okşar gibi, narin yapraklarına değmeden elimi üzerlerinde gezdirdim. Sanki aramızda bir enerji gidiş gelişi oldu, hepsi bir ağızdan ‘‘üzülme tamam mı’’ dedi. Hüzün tünelinden çıkıverdim.

mustaydn@gmail.com