banner9

YALANCININ MUMU SÖNMÜYOR

Geçenlerde yeni tanıdığım ve sonradan AK Partili olduklarını öğrendiğim bir grup insanla sohbet ederken söz pandemiye ve iktidarın pandemiyi yönetemediğine, oradan da hayat pahalılığına geldi ve durumdan memnuniyetsizliklerini belirttiler.

Bunun üzerine ben, “Artık AK Partiye oy vermezsiniz sanırım” deyince içlerinden birisi “Ne yani, Kabataş İskelesi’nde başörtülü kadının üzerine işeyenlere mi oy vereceğiz” dedi.

***

Çoğunuz batılı ülkelerde en ağır cezaların cinayet ve vergi kaçakçılığı suçlarına verildiğini sanır.

Evet, doğrudur ama bir suç daha var ki onlar kadar ağır ceza verilir.

Yalancılık.

Yalan söylemek, sıralamada vergi kaçakçılığı ve cinayetten sonra gelen hem yasalara hem de ahlak kurallarına göre ağır suçtur.

Hele bir de bu yalan “yemin” altında söylenmişse ceza iki kat artmaktadır.

Devletle kişi arasında, kişilerin kendi arasında, iş ilişkilerinde, aşk/evlilik/birlikte yaşama ve aile hayatında yalan söylemek hukuksal olarak cezalandırıldığı gibi ahlaki olarak da adeta toplumsal aforoz ile cezalandırılır.

Batılı devlet adamları ve siyasetçilerin en küçük yalanı ortaya çıktığında devletten ve siyasetten uzaklaştırılır.

Yalanı söyleyen siyasetçi zaten görevi sürdüremeyeceğini, sürdürse bile çok ağır toplumsal baskı altına kalacağını iyi bilir.

Doğu toplumlarında ise yalan söylemek, yalanı ustaca sürdürmek hukuksal olarak kabahat olarak kabul edildiği gibi bu yalanı yutturmayı başaranlar ise toplum tarafından “başarılı” kişi olarak addedilir.

Hatta bu kişi bir siyasetçiyse söylediği yalandan dolayı takdir edilir.

Türkiye ve doğu ülkelerinde son yıllarda iktidar mücadelesinin en önemli argümanı inandırmak için “algı yaratmaktır”.

Algı yaratmanın en temel silahları ise “kutsal değerleri istismar etmek ve yalan söylemektir

Özellikle ülkemizde yalan söylemek ve bunu ustaca başarmak, söylediği yalanlara toplumu inandırmak siyasetçilerin en önemli özelliği durumuna gelmiştir maalesef…

Bir şeyi iyi bilmek gerekir.

Bütün dünyada sağ siyasetler, devleti yönetmeye talip olduğunda “insanı daha insanca yaşatmak için değil, parayı yönetmek için iktidar olurlar.”

Paranın el değiştirmesini sağlamak, tekelleşmeyi hızlandırmak, küresel sermayeye uyum sağlamak ve bunun içinde sömürü çarkını en azgın olabilecek noktaya getirmek için her türlü düzenlemeyi yaparlar.

Bu sistemin kaçınılmaz sonucu yoksullaşmak ve hatta karın tokluğuna yaşamaktır.

Bu yine kaçınılmaz olarak önce homurdanmaya daha sonra da öfke dalgasına dönüşür.

İşte emekçilerin bu öfkelerini durdurmak ve yaratılan sistemin bozulmadan sürmesini sağlamak için toplumun sinir uçlarına dokunacak algılar yaratırlar.

Bu algıları, vatan-millet-bayrak ve dini değerleri istismar ederek, bir diğeri de olabildiğince yalan söylemekle oluştururlar.

Ve aynı yalanlar kırk kere söylendiğinde artık toplumsal hafızaya yerleşmiş ve önyargı haline gelmiş olurlar, tıpkı “Kabataş yalanı gibi…”

İşin garip tarafı ise, bu yalanlar daha sonra ortaya çıktığında ya pişkince sırıtırlar ya da inkâr ederek bir kez daha yalana başvururlar.

YORUM EKLE

banner20

banner21

banner19