SALGIN PARASI OLANA DEĞİL, YOKSUL EMEKÇİLERE MUSALLATTIR

Güya 18 günlük “tam kapanma” uygulanıyor…

İnanılmaz bir aymazlık, inanılmaz bir sömürü sistemi uygulanıyor aslında.

Hiçbir üretim sektörü kapanmadı.

Hiçbir hizmet üreten sektör faaliyetini durdurmadı.

Manifatura, berber, kahvehane, çay ocağı, züccaciye, kırtasiye, restoran dışında hemen her işyeri faal durumda.

“Pandemi salgını bile sınıfsal bir sisteme uydurulmuş durumda.”

Çalışmak zorunda olanlar hayatlarını ortaya koyarak fabrakalarda, işyerlerinde üretim zincirindeler.

Çünkü çalışmasalar ailecek açlar…

Çünkü onlara “evde kalın her türlü ihtiyacınızı devlet karşılayacak” diyen bir iktidar yok ortada.

Anadolu Ajansının haberine göre, dünyada toplumuna en çok likitideyi “yani nakit parayı” dağıtan ülke Türkiyeymiş…

Haberdeki tabloya bakıyorsun, devlet dağıtılan nakit paranın yüzde 65 ini “garanti giderlere ödemiş”

Yani geçmediğimiz köprüleri, kullanmadığımız tüp geçitleri, tedavi olmadığımız şehir hastanelerini, araç sürmediğimiz otoyollarını, binmediğimiz uçakların kalkıp indiği havaalanlarını yapan şirketlere taahhüt edilen garanti paradan söz ediyoruz.

Geriye kalan yüzde 32 si ise yandaş şirketleri kurtarmak için verilen teşviklerden oluşuyor.

Yoksulluk ve açlık sınırında yaşayanlara ise yüzde 3…

Peki bunun bize bedeli ne?

“Merkez Bankasının, Hazine üzerinden piyasaya sürdüğü 128 milyar dolar ve henüz açıklaması yapılmamış olan Hazinede eksilen 159 ton altın.”

Emekçilere şöyle deniyor;

Ya salgınla hayatını riske eder fabrikana gider çalışırsın,

Ya da salgından korunmak istiyorsan evinde aç oturur, yardınseverlerin ve devletin vereceği patates ve soğan gibi  ianeleri beklersin…

Peki parası olanlar ne yapıyor slgından korunmak için?

Ya ada ya da çiftlikler satın alıyor, kendisini ve ailesini buralarda salgından koruyor.

Nasıl olsa devlet teşvikleriyle fabirikaları, işletmeleri açık ve orada emekçiler hayatları pahasına para kazandırmaya devam ediyorlar…

Ve utanmadan bu açık soygun ve sömürünün üzerini de “içki yasağı” ile örtmeye çalışlıyorlar.

Burada mesele içki değil, içki üzerinden dindar emekçilerin sömürüldüklerini hissetmemelerini ve kendilerine bağlanmalarını sağlamak.

Ve tabi bu yasağın bir başka boyutu ise, doğrudan yaşan tarzına müdahale etmektir.

Bireylerin ne yiyip ne yemeyeceğine, neyi içip içmeyeceğine, neyi giyip giyemeyeceğine, hangi filmi izleyip izleyemeyeceğine, inancını nasıl yaşayacağına, kimin hangi yaşam tarzını tercih edeceğine karar verebilecek hakkın iktidarlara ve devlete devri meselesidir..

Bugün içki üzerinden özgürlüklere müdahale edilmesine itiraz etmeyenler, ilerde başka özgürlük alanlara yapılacak müdahalelere de alışacaklardır.

“Tüm bu müdahalelerin, özgürlük alanlarına el uzatmaların, inançlarla bu kadar oynanmasının tek bir hedefi vardır, emekçilerin sömürüldüklerini anlamamaları, anlarlarsalar da itiraz haklarının ellerinden alınmasıdır.”

YORUM EKLE

banner20