banner9

28 Şubat

Siyasi İslamcılar, yıllarca timsah gözyaşları dökerek meşru bir hükümetin Silahlı Kuvvetler tarafından zorla(!) görevden uzaklaştırıldığını iddia ettikleri 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararların bir “darbe” olduğunu iddia ettiler.

Siyasi İslam’ın bu sahte gözyaşlarına tatlısu demokratları, liberaller ve kimi solcu çevreler de koro halinde katıldılar.

Oysa 28 Şubat, ne darbedir, ne de post-modern darbedir.

28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlar “laikliği, cumhuriyeti ve kurucu iradeyi giderek yükselen Siyasi İslam hareketine karşı koruma refleksidir.”

Öyleyse 28 Şubat sürecine nasıl gelindi? Gelin buna bir bakalım.

 

Her şey 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle başlamıştır.

 

Bu darbenin CIA tarafından organize edildiği, darbe olduktan sonra CIA’nin Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti.

Darbe, sözde anarşi ve terörden, sağ-sol çatışmasından ülkenin, kaosa sürüklenmesi sonucunda siyasiler tarafından yönetilemediği iddiasıyla yapılmıştı.

Ama gerçek bu değildi.

Darbenin iki önemli hedefi vardı.

Birincisi,” 24 Ocak 1979 da kabul edilen “neoliberal ekonomiye” geçiş kararları emekçi halk aleyhine olacağından grevlerin ve demokratik itirazların yasaklanmasıdır.

“İkincisi” ise buna paralel olarak CIA tarafından hazırlanan ve halkının Müslüman olduğu ülkelere uygulanan “Yeşil Kuşak Projesinin” hayata geçirilmesidir.

 

Bu projenin uygulanabilmesi için elbette öncelikle sol-sosyalist muhalefetin susturulması, demokrasi güçlerinin baskı altına alınması gerekirdi.

Bu en acımasız biçimde gerçekleştirildi.

Sırada Yeşil Kuşak Projesinin hedefi olan “Ilımlı İslam modeline dayalı hükümeti kurma ve buna uygun devlet modeli yaratma” vardı.

Dönemin Konsey Başkanı Kenan Evren, kendisine biatlarını sunmaya gelen “Nevzat Yalçıntaş” Başkanlığındaki Aydınlar Ocağı heyetine şunları söyler:

“Bundan böyle Türkiye’de birleştirici unsur İslam olacaktır.”

( Kaynak, Bozkurt Güvenç;  Türk Kimliği)

 

Nitekim 12 Eylülden sonra Siyasi İslam hareketi bir yandan ANAVATAN Partisi içinde gelişip güçlenirken, diğer yandan Fetullah Gülen Hareketi ile hem sivil toplum içinde, hem bürokraside, hem de Silahlı Kuvvetlerde derinden ve sessizce kadrolaştı.

1987 genel seçimlerinde Siyasi İslam’ın siyasi partisi halinde olan Refah Partisi yüzde 8 oy alarak barajı aşamadı ve TBMM ye giremedi.

Aynı şekilde MHP’de (o günlerde Milliyetçi Çalışma Partisiydi adı) yüzde 6 oy alarak Meclis dışında kaldı.

1991 Genel Seçimlerine gelindiğinde Meclis dışında kalmamak için Refah Partisi ve MHP tek liste halinde Refah Partisinde ittifak yaptılar ve yüzde 14 oyla parlamentoya girebildiler.

Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş” bu sayede milletvekili olabildiler.

 

1991-1995 arası yaratılan kaos

1991-1995 arası Türkiye tarihinin en karanlık, en vahşi, en acımasız ve hala failleri bulunmayan siyasi cinayetlerin olduğu dönemdir.

“Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Niyazi Fikret Aygen, Vedat Aydın, Musa Anter, Mehmet Sincar gibi aydınların yanı sıra Memduh Ünlütürk, Kemal Kayacan, Adnan Ersöz, İsmail Selen, Bahtiyar Aydın ve Eşref Bitlis gibi askerler bu dönemde cinayetlere kurban edildi.”

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şüpheli ölümü, 33 erin Elazığ- Bingöl karayolunda şehit edilmesi, Madımak katliamında 35 aydın insanın katledilmesi, Başbağlar Köyünde 33 masum insanın katliamı ve binlerle ifade edilen çoğunluğu Kürt olan sıradan vatandaşın öldürülmesi bu dönemin ne kadar karanlık ve vahşi bir dönem olduğunu anlatmaya yeter.

 

Yapılan bu katliamlar karşısında DYP-SHP Koalisyon Hükümeti şaşkındı.

Şaşkındı çünkü bu cinayetlerin ve toplu katliamların failleri bir türlü bulunamıyordu.

Ülkede siyasi istikrar giderek yok oluyor, halk, iktidar partilerine olan güvenini kaybediyordu.

Siyaseten istikrarsızlığın yanı sıra ekonomide de işler ters gitmeye başlamıştı.

Ünlü “5 Nisan kararları” alındığında ülke bir anda yüzde 60 fakirleşti.

Döviz bir anda ikiye katlandı.

Enflasyon azdı ve fiyatlar durdurulamaz hale geldi.

Memura, işçiye bir yıl boyunca sıfır zam uygulandı.

Kısacası, bir yerlerde karanlık eller bir düğmeye basmış, ekonomik ve siyasi istikrarsızlık yaratılarak hedeflenen amaca ulaşılmış, DYP-SHP Koalisyon hükümeti ülkeyi yönetemez hale gelmişti

“Böylece ülkeyi yöneten Doğruyol Partisi ve Sosyaldemokrat Halkçı Partiye güven kaybolmuştu.”

Ana muhalefet olan “Anavatan Partisi” zaten iki dönemlik iktidarı ile bir daha iktidara gelemeyecek şekilde güven erozyonuna uğramıştı.

 

“Peki, ülkeyi kana bulayarak böylesine güvensiz bir ortamı kimler, ne için yaratmıştı?

Amaç neydi ve bu kaotik durum kimlere yarayacaktı?”

1994 yılına gelindiğinde yaratılan istikrarsızlığın kimler için yaratıldığı anlaşıldı.

O yıl yapılan yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehir belediyelerini “Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisinin adayları kazandı.”

Bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde Refah Partisi yüzde 21 oy alarak tarihi bir başarıyı yakaladı ve 1. Parti oldu.

Yani, 1987 seçimlerinde Meclis dışı kalan, 1991 seçimlerinde ancak MHP ile ittifak yaparak Meclise girebilen Refah Partisi, nasıl olduysa bir seçim sonra 1. Parti oldu.

Bu kadar büyük bir sıçrama size de garip(!) gelmiyor mu?

 

Her neyse, Erbakan, seçimi almıştı ama Başbakanlığı önünde engeller vardı.

Kemalist ve laiklikten yana olan seküler çevreler Erbakan’ın Başbakanlığından kaygılanıyorlardı.

Başta Silah Kuvvetlerdeki Kemalistler ve laik Cumhuriyetten yana olan kadrolar endişelerini Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e iletmişler ve gelişmelerden kaygı duyduklarını belirtmişlerdi.

Bu nedenlerle ilk önce merkez sağın iki partisi olan Doğruyol Partisi ile Anavatan partisi arasında Anayol koalisyon Hükümeti kuruldu.

Ancak karşılıklı olarak sürdürülen yolsuzluk iddiaları sonucunda bu hükümet dağıldı.

Artık Erbakan’ın Başbakanlığı daha sık gündeme gelmeye başladı.

Bu arada bizim aydın(!) entelektüel çevrelerin demokrasi teamülleri depreşti ve Refah Partisinin Hükümet kurması desteklendi bu çevrelerce.

“Laiklikten yana kaygıları olan çevrelerin zorlamalarıyla Parlamentodan, Refah Partisi olmaksızın bir koalisyon hükümeti kuruldu ama yürütülemedi”

Çaresiz kalınınca da Erbakan’ın Başbakanlığında Refah-DYP Koalisyon Hükümeti kuruldu.

Diğer yandan CIA destekli Fetullah Gülen hareketinin de bürokraside, silahlı kuvvetlerde ve cami cemaatlerinde sesiz ve derinden örgütlendiğini de unutmak gerekir

“Yani 12 Eylül sonrası uygulamaya konulan CIA’nın Yeşil Kuşak Projesinin Türkiye ayağında İslami devlet yaratma projesinin ilk adımları atılmış oldu.”

 

Refah-DYP koalisyon hükümeti

 

Başta Silahlı Kuvvetlerin içinde olmak üzere sivil toplumdaki Atatürkçü, laik ve cumhuriyetten yana olan  çevreler de Erbakan’ın Başbakanlığını dikkatle izlemeye başladılar.

Ancak çok geçmeden Refah Partisi'nin ve Erbakan’ın kimi uygulamaları bu çevreleri her geçen gün daha tedirgin etmeye başladı.

Atatürk'e, laikliğe ve cumhuriyete karşı Refah Partisi'nin bazı milletvekilleri, il ve ilçe teşkilatları ve üyeleri tarafından edilen hakaretler ve sokaklardaki şeriat eylemleri kamuoyunun bir kesiminde endişe ve tepki ile karşılandı.

Erbakan’nın Libya'da Muammer Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni suçlayıcı konuşması karşısında sessiz kalması basın ve muhalefet tarafından büyük tepki çekti.

3 Ekim 1996'da Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasından sonra tartışılan mafya-siyasetçi-polis ilişkileri için "Bunlar faso fiso" ifadesini kullandı.

Erbakan'ın Adalet Bakanı Refah Partili Şevket Kazan ise "Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemine katılanlar hakkında "Bunlar mum söndü oynuyorlar" diyordu.

Ve bardağı taşıran damla Erbakan’ın, 11 Ocak 1997 günü resmî başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere verdiği iftar yemeği oldu.

“Davetliler arasında Fethullah Gülen de vardı.”

30 Ocak 1997'de Sincan Belediyesi, "Kudüs Gecesi" düzenledi.

Salona Hamas ve Hizbullah liderlerinin fotoğraflarının asılması, İran Büyükelçisinin yaptığı konuşma, sergilenen cihat oyunu kamuoyunda büyük tepki yarattı.

Bu arada Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı tarafından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e “Fetullah Gülen hareketinin, Hükümetten aldığı destekle ordu ve bürokrasideki tehlikeli tırmanışı hakkında brifing verildi.”

 

Sonuçta, Atatürk’e, laik cumhuriyete yönelik olan bu olaylardan sonra 28 Haziran 1996 günü Başbakanlığa getirilen Erbakan’ın önüne 28 Şubat 1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında “irtica ile mücadele kapsamında hükümetten yapılması istenen bir dizi önlemler konuldu.”

Bunun anlamı şuydu: Silahlı Kuvvetler, Erbakan’dan tarikat ve cemaatlerin bu fütursuz eylemlerini durdurmasını, bu çevrelerin İslamî söylemlerini siyasallaştırmasının önüne geçmesi istendi.

“Yani, ERBAKAN’A BAŞBAKANLIĞI BIRAK GİT denmediği gibi en küçük bir imada ve zorlamada bile bulunulmadı.

Zaten Erbakan’da Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra 30 Haziran 1997 gününe kadar Başbakanlığına devam etti.

Yani darbe falan söz konusu bile değildir.

Olan şey, Ordu içerisindeki geleneksel Kemalist ve milliyetçi kadroların laik cumhuriyeti koruma refleksi ile hükumeti uyarmasıdır”

YORUM EKLE

banner20

banner21

banner19