Reşat Nuri Güntekin’den Günümüze Yoksulluğun Depremi

Elazığ depremi unuttuğumuz insanlığı hatırlattı, ülkenin belirli bir müdahale ve yardım gücüne ulaştığını da gösterdi. Buna rağmen bazı görüntüler bir süre sonra Değirmen filmini düşündürdü. Ertesi gün, Digitürk’te Değirmen filmini görünce, üzerine Değirmen’in tiyatrosunun İŞT tarafından 2019’da sahnelenmiş olduğunu öğrenince şaşırdım doğrusu. Güntekin’in Değirmen’deki politik ve sosyolojik analiz ve hicvinin Osmanlı’dan bugüne kesintisiz olarak geçerliliğini koruduğunu bilerek bu gösterimler yapılıyorsa alkışlamak gerek.

Batılılaşma kavramı hatalı, doğrusu çağdaşlaşma olmalı. Belirli dönemlerde taklitçiliğe kayması asıl konunun çağdaşlaşma olduğu gerçeğini değiştirmez. Çağdaşlaşma çabası, bir toplumsal enerji yayılması gibi Rus edebiyatına, Japon modernleşmesine ve Cumhuriyet kültürüne kaynaklık etmiş olmalı. Bu çaba bir dönemin Türk edebiyatına yansıyarak bize güzel bir kültür mirası bıraktı. Reşat Nuri Güntekin’in Değirmen romanı, diğer eserlerinde de görüldüğü gibi, derin bir analiz gücüne ve güzel bir toplumsal-bireysel, hiciv-mizah dengesine dayanıyor.

Atıf Yılmaz’ın Değirmen filmi ise bir başka büyük eser veya yapıt. Bu vesileyle Atıf Yılmaz’ın adının verildiği bir müze, enstitü, hatta salon aradım, Google’da yalnızca Mersin Kısa Film Festivali var. Umarım böyle utanç verici bir durumda kalmamışızdır, kalmayız.

Cumhuriyet, sanayileşmeyi ilk olarak Ege ve Orta Anadolu’da başlattı, sonra diğer bölgelere ve Doğu’ya kaydırdı (bu çok değerli sanayileşme çabasını “uçak fabrikalarımız vardı” ezberine kadar götürmek de iyi değil. Çelik, makine ve motor üretmeden uçak üretimi öğrenme etkisi açısından değerliydi, bununla birlikte teknoloji üretiminin bir sistem düzeyi olduğu unutulmamalı). 1930’lardan 1970’lere kadar yazarlar, sanatçılar, bilim insanları küçük illere giderek görev yaparlardı. Bölge merkezi niteliğindeki illerde az sayıda üniversite de kurulmuştu. Bu üniversiteler merkezdeki üniversitelerle bütünleşmiş ve yakın kalite standardında üniversitelerdi. İstanbul ve Ankara’daki üniversite hocaları her hafta uçakla Erzurum, Elazığ gibi üniversitelere derse giderlerdi. Üniversitelerin üniversite, hocaların hoca, kentlerin daha kente benzer olduğu dönemlerdi. Bölgeler ekonomik ve toplumsal olarak göreli olsa da eşitlikçi ve ilerlemeciydi. 1970’lere kadar bölgeler ve kentler arasında büyük refah, gelişmişlik, altyapı nitelik farkları yoktu. 1970’lerde terör dönemi organizasyonu, 1980’lerde “büyük gözaltı” dönemi başladı.  1980 sonrası “neo-liberal” programlarla birlikte (ekonomide liberal, politikada demokrasiyi ve bölüşümde adaleti göz ardı eden düşünce akımı diyerek tanımlayalım ki, klasik liberalizme ve ekonomide neo-klasik okula haksızlık olmasın) ülkede sosyal adalet, bölgeler arasında dengeli gelişme ortadan kalktı.

Artık geri kalmış diyebileceğimiz bölge veya kentlerde 1970’lerden bu yana hiç değişmeyen görüntüler olduğunu söyleyebiliriz. Bu sorun yalnızca Doğu sorunu değil; Ege’de, Orta Anadolu’da, Karadeniz’de de benzer geri kalmışlık ve 40 yıl önceki manzaralara sahip kentlerimiz var. 2000’li yıllarda başlayan sosyal yardım politikaları, tüketici kredisi, dünyada Çin sayesinde ucuzlayan tüketim malları, hatta otomobil belirli bir refah artışı sağladı. Ancak, göreli yoksulluk azalmadı, kent ve sağlıklı konut sorunu çözülemedi. Milyonlarca insan sağlıklı konutta oturma olanağına sahip değil. Rant ekonomisi yoksulluk depremleri yaratmaya devam ediyor.

Değirmen romanı veya filmindeki yapı neredeyse tümüyle geçerliğini koruyor. Sarıpınar’da deprem gerçek değildi. Ne yazık ki, Elazığ’daki deprem gerçek.

YORUM EKLE

banner20

banner21