MEZARIN MI, YAŞAMIN MI İÇİNDE

Özellikle son yıllarda aktif bir görevimin olmamasından dolayı, yazları Cem Karaca'nın sözlerine uyarak, yine "güneye" memleketim Antalya ve Akdeniz, Ege sahillerine giderim.

Kışları ise, henüz her şeyden elini eteğini çekmemiş birisi olarak, Ankara'da ya da Ankara dışında çalışan, yaşayan arkadaşlarım ile ülkemiz ve milletimiz için projeler hazırlayıp, cebimizden paralar harcayarak günlerimizi geçiriyoruz.

Herkesin kime ne borcu var bilmem ama, bizim arkadaşlarımız ile bu devlete ve millette bir borcumuzun olduğunu düşünüyoruz.

İşin enteresan tarafı, başka seçeneklerimiz varken bir rastlantı sonucu içinde kaldığımız kamunun bize verdiği bilgi, eğitim ve deneyimden dolayıdır bu borcumuz. Kendimizi borçlandırmamız.

Ney ise, bizden yana helal olsun. Biz, aklımızın erdiği kadar çalışıp, üretmeyi sürdüreceğiz. Hani bu topraklarda bir söz vardır, "iyilik yap, denize at, balık bilmezse, Halik bilir" diye, işte öyle. Projelerimiz "tırtıklansa" da, alınıp bambaşka şekillere sokulsa da, bir kişinin derdine derman olmuşsa, biz gönül borcumuzu ödemiş sayıyoruz bu ülkeye, millete.

Haa bu arada da, bu çalışmalarımızdan yararlanıp, paralar kazananlar da yok mudur. Olsun, onlara da hakkımız helal olsun.

Dedim ya, her şeye farklı bakmak genlerimize işlemiş.

İnsan doğup büyüdüğü yerlerden uzakta olunca, her ne kadar "doğduğun yer değil, doğduğun yer memleketindir" dense de, bizim her zaman doyduğumuz yer Anamızın, Babamızın yanı olmuştur. Onun için, Biz "gurbette değil, gurbet, bizim içimizde"dir.

Buralara nereden geldim. Son bir ay içinde, olağan sayılabilecek sebepler ile tanıdıklarımızın, arkadaşlarımızın yakınlarını sonsuzluğa uğurlarken yanlarında ve acılarına ortak olup, paylaştık.

Dün de, bir arkadaşımızın 95 yaşındaki Annesini sonsuzluğa uğurladık. Arkadaşımızın tören öncesi, Annesinin sık sık söylediğini bir söz içime oturdu.

Annesi, biraz da bu salgın hastalıktan dolayı, "ben ölürsem, ya hiç kimse cenazeme gelmezse" dermiş. Ne acı.

İyi ki gitmişiz dedim kendi kendime. Hısım, akraba dışında baya eş dostları da gelmişti. Güzel bir tören oldu.

Zaman ne çabuk değişiyor. Arkadaşımızın Annesi, Annesinin mezarına konuldu. Anne kız koyun koyuna. Huzur içinde olsunlar.

O kadar kalabalıkta, kim neyin farkında idi bilemem ama, ben cenazenin en yakında oldum, her şeyi yakından yapanlardandım.

Hatta çok samimi bir arkadaşım, şapkalı ve maskeli olunca ve cenaze ile de yakından ilgilenince; ben, ona tanıdık geliyorum ama, birde cenaze yakını gibi davrandığım için, başsağlığı diledi.

Daha sonra, arabamdan tanıyınca, gülerek kırdığı "pot"u düzeltti.

Defin ettiğimiz cenazenin yakınında, yaklaşık 1915'ler doğumlu ve 2001'de defin edilmiş bir mezar vardı.

Ne zaman ve nasıl yıkıldığını bilmiyorum ama, göçmüş bir mezar içime oturdu. Kim bilir kaç yıldır böyle yıkık, dökük ve boynu bükük.

Toplumda da, ailelerde de insanlar yalnızlaşıyor. Kimsesizleşiyor. Bunun sosyal, siyasal, kültürel, inançsal bir çok yönü olabilir ama, vefat eden Arkadaşımızın Annesinin sözleri ve yıkılmış mezar, bana toplum olarak nerelere gittiğimizin sinyallerini veriyor.

Dün gece, Zoom üzerinden fütürizm ile ilgili bir toplantıya katıldım. Orada gelecekte kullanılacak, yapay zekadan, robotlardan, Şoförsüz araçlardan, yargıç yerine robotlardan söz edildi ama, ben hep "insan nerde, insanlık nerede" diye düşündüm.

Gerçekten, biz onca çabayı, üretilen teknolojiyi bir avuç sermayedar, kapitalist için mi üretiyor, çalışıyoruz diye düşündüm.

İşte, "Refah Devleti" ile "Sosyal Devlet"in farkı da burada.

Sosyal devlet, insanın ölüsünü de, dirisini de düşünen, Refah devleti ise sadece hayır yapıp, sadak verip günü kurtaran devlettir.

Manevi dünyamız da, sol, insancıl düşüncelere, sosyal devlete kalmış ise ne acı. Cenazeyi bir namaz ve defin olarak değil de, "Namazım kılınacak mı", "mezarım yıkılırsa kim yapacak" demeyecek sistemi bulmazsak, herkes "atı alıp Üsküdar'ı geçer" de, biz yine, biz bize acılar içinde yapa yalnız kalırız. Üzgünüm.

Ne acıymış solcu, vicdanlı bir insan olmak ya!..

YORUM EKLE