Hangi zamanı yaşıyoruz?

Giriş

Zararlı böceklere karşı enzim üreterek kendisini koruyan ağaçların, kırmızı ışıkta diğer insanlarla bekleyip, yine insanlarla birlikte karşıya geçen sokak köpeklerinin haklarını vermeden, insan olmanın bir anlamı olabilir mi? Ağaçlarına sahip çıkmayan bir halk dünya düşünce yaşamına katkı yapabilir mi? Temel ilkelerin kaybedildiği yerde kazanılacak bir şey ve kazanan kalabilir mi?

Bu sorular geçtiğimiz ay boyunca düzenlenen yeryüzü sofralarının sohbetlerinin konusu olabilirdi. Diğerlerinde ise Dante konuşulmalıydı, özellikle de şu dokuz katlık cehenneminin katları; sırasıyla, yerin ikinci katında şehvet düşkünleri, üçüncü katta aç gözlüler, sonra israf yapanlar ve cimriler, hırs ve öfkelerine yenilenler, sapkınlar, şiddete başvuranlar (katiller, hırsızlar, küfürbazlar), sahtekarlar ve aldatanlar (ayartanlar, yaltaklananlar, yolsuzluk yapanlar, yalancılar, iki yüzlüler, kalemlerini satanlar, kışkırtıcılar) ve yerin dokuz kat dibinde, ihanet edenler.

Dijital Orta Çağ yeni Dante’leri çıkaracak mı, yoksa Orta Çağ’dan da geriye mi gideceğiz?

Utanmak üzerine

Büyük bir yazarımıza en yüksek resmi ödül verilmişti, buna rağmen konuşmasında öfkesinin yatışmamış olduğu görülüyordu. Bir keresinde “Utançtan başka neyimiz kaldı elimizde” demişti. Utanmak sözcüğü Türkçe ve buna sevinebiliriz, ancak kök olarak küçülme, aşağılanma anlamından geliyor, yani sanki yine bireysel ahlaktan çok kitlesel kültüre çağrışım yapıyor. Günümüzde zaten geleneksel kitle kültürü, Batı’da ise popülizm bireyi yok ederek yozlaşmayı hızlandırdığı için utanma duygusu da zayıflıyor. İnsanı, insan yaptığına inandığımız özellikler, küresel, ulusal, yerel cehalet salgınıyla bir bir unutuluyor. Sonuç olarak elimizde her defasında daha fazla utanç kaldığını söyleyebiliriz.

Türkiye hangi zamanı yaşıyor?

Tarihimiz olgusal ve çok disiplinli okunduğunda, birkaç yüzyıldan bu yana ekonomik ve politik temel yapıların çok değişmemiş olduğu ileri sürülebilir. Ekonomik, sosyal ve politik hareketler enerji gibi dalga biçiminde gelişiyor, yani her hareketin yükselme, düşme aşamaları, dalga boyları var, sosyal bilim bunu anlayacak, çözecek noktaya gelemedi.

Türkiye’de son üç yüzyıllık tarihimizde birbirine benzeyen dönemler tekrar ediyor görünmektedir. Tarihçilerimiz bu konuya yeterince ışık tutamamıştır. İnalcık 1998’de “bugünkü siyasi rejimimiz, geleneksel Osmanlı rejiminin uzantılarından kurtulamamıştır” demektedir. Bugünkü ünlü tarihçilerimizin bu tür analizlere ayıracak zamanı yoktur. Tarihimizle ilgili açık tartışmanın olmaması, kurumsal araştırma projeleriyle çok disiplinli çalışma ve modelleme yapılmaması, bugünkü yapıların ortaya çıkardığı ve çıkaracağı sorunların anlaşılmasını ve öngörülmesini engellemektedir.

Dünya hangi zamanı yaşıyor?

ABD ve Avrupa’da 1929 krizi, talep yetersizliği sorununun ve seri üretimi destekleyecek sosyal devlet gereksiniminin anlaşılmasını sağlamış, 1930’larda işçi haklarında önemli gelişme sağlanmıştı. Öyle ki, Almanya’da Naziler işçilerin tatil yapacağı çok büyük oteller inşa etmeye başlamışlardı. İş yasaları, kıdem tazminatı o dönemin ürünleridir ve Türkiye de Avrupa’yı hemen izlemiştir. Savaş sonrası bu anlayışla devam eden Batı ülkelerinde demokrasi ve ekonomik sistem orta sınıfları güçlendirdi.

2009 krizi çöküş değil, uzun süreli durgunluk biçiminde gelişti. İktisat bilimi ve merkez bankaları daha ileride olduğu için (kuşkusuz her yerde değil) çöküş olmadı, dolayısıyla paradigma-sistem değişikliği de olmadı; ama sürdürülebilir olmayan dünya ekonomik yapısı fay hatlarında gerilim biriktirmeye devam ediyor.

Günümüzde dijitalleşme ve finansallaşma orta sınıfı yok ediyor, sosyal tepkiler medya, milliyetçilik ve terör korkusuyla yönlendirilebiliyor. Çin ve Hindistan’da Müslüman karşıtlığı, Körfez’in Sünni ülkelerinde Şii karşıtlığı, Afrika halklarında her tür karşıtlık, ABD ve Avrupa’da yabancı karşıtlığı yükseliyor ve bu dalga kendi siyasi hareketlerini de yükseltiyor. Avrupa’daki yeşiller hareketi gibi üst gelir grubu hareketleri de alternatif oluşturamıyor. Dünyada ve Türkiye’de yaratılan popülist dalgaya kapılanların bir kısmı görevini yapıyor, bir kısmı fayda maksimizasyonunda, zaten artık bilgimiz de yetmiyor.

Yükselen güç Çin, uygarlığı ileri götürecek siyasal ve sosyal bir yapı getirmediğine göre, Orta Çağ’dan da geri bir karanlık çağ olasılığını gözardı etmemek gerek. N. Roubini, Harward Üniversitesi’ndeki “Thucydides tuzağı” başlıklı araştırma projesinden söz etmiş. Araştırma 500 yıllık tarihte iki büyük ülkenin karşı karşıya geldiği 16 durumun 12’sinde savaş olduğunu ortaya koymuş. Savaşı önlemek için ya bildiğimiz “dehşet dengesi” veya işbirliği olması gerekiyor, ancak Çin yükselişinde bu ikisi için de çok erken. ABD-Rusya soğuk savaşında sınır ülkeleri terörle bedel ödediler, ödemeye devam ediyorlar. Şimdi ABD-Çin sınır ülkeleri terör ve muhtemel yerel savaşlarla bedel ödeyecekler gibi görünüyor.

Dünyadaki ekonomik ve politik gelişmeler utancımızı artıracak yöndedir. Trump’ın Beyaz Saray bahçesinde Türkiye ile ilgili konuşması, Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı olayına rağmen Arap zirvesini, üstelik Mekke gibi kutsal bir yeri kullanarak toplaması, bazı ülkelerin “şu çok önemli yeşil pasaportlarımıza” ek belge koşulu getirmeleri gibi olaylar ve her gün artık sıradanlaşan çok sayıda olay utancımızın artmaya devam edeceği belirtileridir.

Sonuç

Dijital Orta Çağ derken, Orta Çağ’a haksızlık mı ediyoruz diye düşünmek de gerek. Orta Çağ’da şövalyelik veya düello gibi yüksek kültür unsurları vardı, seçkinler daha bilgiliydi ve utanma duyguları daha güçlüydü.

YORUM EKLE

banner20

banner21