Tarihi çarpıtarak Müteahhit zengin etmenin adı ‘restorasyon’ oldu!

Antalya’nın simgelerinden biri olan ve Helenistik tapınaktan kiliseye, kiliseden camiye dönüşerek geçmişi 2 bin yıla uzanan Kesik Minare yapılan restorasyonun ardından belleklerden silindi. Restorasyonla külah eklenen tarihi yapının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katılımıyla 2021’de ibadete açılması planlanıyor

Tarihi çarpıtarak Müteahhit zengin etmenin adı ‘restorasyon’ oldu!
banner5

Antalya’nın simge yapılarından biri olan Kaleiçindeki Kesik Minare, kentin tanıtım broşürlerinden otobüs kartlarına kadar birçok alanda bu haliyle kullanılarak belleklere yerleşti. Geçmişi Helenistik döneme kadar uzanan tarihi yapının, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde sırasıyla pagan tapınağı, kilise ve cami olarak kullanıldığı biliniyor. 15. Yüzyılda kentin valiliğini yapan Şehzade Korkut döneminde minare eklenen yapı, 1896’de çıkan yangından sonra ise kullanılamaz hale geldi. Bu yangında yok olan minarenin külahı nedeniyle “Kesik Minare” olarak anılan tarihi yapı, kentin en önemli simgelerinden biri olarak biliniyordu. Kesik Minare yapılan restorasyonun ardından artık külahlı minareye dönüştürüldü.

Çevresiyle birlikte korunarak geçirdiği bütün evreleri yansıtacak biçimde onarımı planlanan Kesik Minare Camii’nin ‘Müzepark’ yapılması planlanıyordu. Ancak bölge koruma kurulunun aldığı bu yöndeki karar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün itirazı üzerine Koruma Yüksek Kurulu tarafından bozuldu ve tarihi yapının onarılarak yeniden işlevlendirilmesi aşamasında cami fonksiyonu verilmesi kararlaştırıldı. Bu karara karşı meslek odalarının açtığı davanın ardından başlayan hukuk süreci devam ederken Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün Ocak 2019’da başlattığı restorasyon projesiyle yapının ayağa kaldırılması planlandı.

KENTİN BELLEĞİNDEKİ KESİK MİNARE ARTIK KÜLAHLI MİNARE

Beklenenden uzun süren ve yetkililerin açıklamalarına göre 20 milyon TL maliyeti olan restorasyon çalışmasında sona gelindiği belirtiliyor. Ancak Kesik Minare artık eskisi gibi ‘kesik’ değil. Kentin ortak belleğine böyle kaydedilen, bütün resmi kayıtlarda, sokak adreslerinde, tanıtım broşürlerinde ve hatta Antalyalıların halen ceplerinde taşıdığı ulaşım kartlarında (Antalyakart) eski haliyle yer alan ünlü minareye külah giydirildi.

KILIÇ HAKKI SÖYLEMLERİ İDARENİN DİLİNDEN DÜŞMÜYOR

Restorasyon yapılmasına ve tarihi yapının ayağa kaldırılmasına, korunmasına hiç kimse karşı değildi ancak idare öylesine ideolojik bir körlük içine girdi ki, devletin en tepesinden kılcal damarlardaki memurlara kadar tarihin çarpıtılması pahasına yapılan ihaleleri, restorasyonları ve yeniden işlevlendirmeleri “ecdat” adına, ecdadı mezarında ters döndürecek adımlar atarak yürütüyor. Fetih simgesi, kılıç hakkı vb. gibi hamaset dolu söylemlerle çarpıtılan tarih, bizzat tarihin kendisine zarar veriyor.

AKP MİLLETVEKİLİ USLU: ‘CAMİYE ÇEVRİLEREK FETHİN SEMBOLÜ OLDU’

AKP Antalya Milletvekili Atay Uslu ile AKP Antalya İl Başkanı İbrahim Ethem Taş restorasyon çalışmaları süren tarihi yapıda inceleme yaptı. İncelemenin ardından sosyal medya hesabından bir paylaşım yapan Antalya Milletvekili Atay Uslu, tarihi yapıyı “Antalya`yı fetheden Selçuklular’ın, camiye çevirmesiyle ‘fethin sembolü’ oldu” sözleriyle değerlendirdi.

‘BU ESER AYASOFYA GİBİ KILIÇ HAKKI’

AKP’li Uslu, basına verdiği demeçte de tarihi yapının 125 yıl sonra ibadete açılacağını belirterek, 2021 yılının Mart ayında yapılması planlanan açılışa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da davet edileceğini belirterek şunları söyledi: “Bu eser Ayasofya gibi ancak Ayasofya’dan 250 yıl önce 1207'de ‘kılıç hakkı’ olarak, Türklerin Antalya'ya olan egemenliğinin göstergesi olarak camiye çevrildi. Bu tarihten sonra Antalya ve Akdeniz bizim evimiz olmuştur. Bu günlerde Akdeniz hep gündemde. Dünya bilmelidir ki; Antalya’nın Selçuklular tarafından fethi ile birlikte Akdeniz evimiz olmuştur, Mavi Vatanımız olmuştur ve Akdeniz 814 yıldır bizim evimizdir. Önemli bir tarihin yıl dönümünde, Fetih yıldönümünde, medeniyetimiz ve milletimiz için anlamlı bir eserin açılışının Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılması çok çok anlamlı olacaktır. Cumhurbaşkanımıza davetimizi yapacağız.”

Milletvekili Atay Uslu’nun açıklamaları, Kesik Minare üzerinden üç yıldır yürütülen tartışmalarda kentin valisinden bürokratlarına, Müftüsünden Vakıflar Bölge Müdürüne birçok kişinin dilinden düşmeyen ancak büyük bir kompleks ve çarpıtmadan başka bir gerçekliği bulunmayan ifadelerin tekrarından başka bir şey değil.

ANTALYA’YI FETHİNİN AMACI KAYNAKLARDA NASIL GEÇİYOR

Bu konuda daha önce de yazdığımız bazı ayrıntıları anımsamakta yarar var: Antalya’nın Selçuklular tarafından iki kez fethedildiği biliniyor. Bu fetihleri ayrı ayrı anlatan dönemin önemli kaynaklarından İbn Bibi’nin ‘Selçukname’ adlı kitabında Kesik Minare’ye ilişkin özel bir atıf bulunmuyor. İbn Bibi’nin aktardığına göre Antalya’nın fethi öyle İslam dininin bekası ya da Türklük kaygısıyla filan değil, o sıralarda Konya’daki payitahtında oturan Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in huzuruna çıkıp Antalya’daki Frenk’leri kendilerine zorluk çıkardıkları gerekçesiyle şikâyet eden tüccarların girişimiyle olmuş. 1207’de iki ay devam eden kuşatmanın ardından Antalya’yı fetheden I. Gıyaseddin Keyhüsrev, İbn Bibi’ye göre 6 gün devam eden Frenk katliamının ardından şehir beş gün yağmalandı ve Sultan kadı, müezzin ve hatip gibi görevliler atayıp tahrip olan surlarını tamir ettirdiği Antalya’nın idaresini Emir olarak atadığı Mübarizüddin Ertokuş’a vererek Düden mevkii üzerinden Konya’ya döndü.

FETİHTEN HEMEN SONRA ANTALYA YENİDEN İŞGAL EDİLDİ

Görüldüğü gibi bugünün yöneticilerinin içi boş ve tarihi gerçeklikten yoksun, adeta ‘Diriliş- Ertuğrul’ dizisi senaryosu gibi allayıp pullayarak yaratmaya çalıştıkları ‘Fetih Camii’ efsanesini kanıtlayacak bir malzeme yok. Selçuklu Sultanları bugünün idarecilerinin anlatmaya çalıştıkları gibi öyle ulvi bir amaçla şehri fethetmemişler. Bilakis, İskenderiye ve Antalya arasında ticaret yapan tüccarların Frenkler tarafından rahatsız edilmeleri üzerine başlayan tamamen seküler ve gündelik hayatın doğal akışına uygun bir sosyo-ekonomik ganimet elde etme girişimi. Antalya’nın bu fetihten kısa bir süre sonra çıkan bir ayaklanmanın ardından yeniden Latinlerin eline geçmesi ve 1216’da bu kez de I. İzzettin Keykavus tarafından yeniden fethedilmesinde de buna benzer bir bilgiye rastlanmıyor. Her iki fethin ardından kuşatmalar sırasında tahrip olan kentin yapıları onarılıyor ve yeniden görevliler atanıp dönemin anlayışı gereği yeni fetihlere ve iktidar çatışmalarına doğru yelken açılıyor.

TARİHİ KAYITLARDA KESİK MİNAREYE ÖZEL BİR FETİH ATFI YOK

Tarihi çarpıtarak bugünün egemenlerinin hoşuna gidecek ve güncel siyasete sosyal malzeme üretecek şekilde geçmişin ayarlarıyla oynamak olsa olsa büyük toplumsal felaketler getirir. Yalan üzerine bina edilen hiç bir yapı gelecekte gerçekliğin sınavından geçememiştir. 1240’ta yaşanan Babai İsyanının ardından iktidarı sarsılan Selçuklu’nun 1243’te Sivas Kösedağ’da Moğol Ordusu’na yenilmesiyle başlayan çöküş sürecinde uçlardaki Türkmenlerden oluşan beylikler Anadolu’yu ayakta tutma mücadelesi verirken Antalya’yı da sırasıyla Hamidoğulları ve Karamanoğulları yönetti. Kentteki tarihi yapıların önemli bir kısmı bu döneme aittir. Antalya’nın 14'üncü Yüzyılın sonlarında Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı’nın eline geçmesinden sonraki yıllarda II. Bayezid’in oğullarından Şehzade Korkut’un taht kavgaları ve ölüm korkusuyla geçen yaşamının bir dönemine tanıklık eden Antalya’daki tarihi ibadethane, bu dönemde sonra Korkut’un adıyla da anılmaya başlamış. Bu dönemin kaynaklarında da söz konusu caminin bir fetih simgesi olarak gösterilebileceği bir kayıt ve atıf bulunmuyor…

BATI ANADOLU’DA PARA OLARAK FLORİN KULLANILDIĞI DÖNEM

Ancak bu dönemde, özellikle 14. Yüzyılda Antalya’nın da dâhil olduğu Batı Anadolu’da deniz ticaretinin para birimi olarak Floransa parası olan Florin’in de kullanıldığı biliniyor. Antalya’nın Ortaçağ’da Akdeniz limanlarındaki malların takas edildiği bir liman olması kentte Yahudi, Hıristiyan tüccarlar ve Müslümanların bir arada yaşamasını sağlamış.

‘SULTAN KEYHÜSREV DENİZE ÇIKACAK YOL ARIYORDU’

Selçuklu tarihi konusunda dünyaca saygın bilim insanlarından biri olan V. Aleksandroviç Gordlevskiy, Türk Tarih Kurumu’nun çevirisini yayınladığı ‘Küçük Asya’da Selçuklular’ adlı eserinde, Antalya’nın 1207’deki ilk fethiyle ilgili şunları kaydediyor: “Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev denize çıkacak yol arıyordu. Akdeniz’e çıkan yol üzerinde yerleşen ufak beylikleri ortadan kaldırarak Antalya’yı zapt etti. (1207). Haçlılara üstünlük kurarak Venediklilerle ticaret muahedesi akdetti (antlaşma imzaladı). Çoban Oğuz, tüccara dönüşerek, denizin öte yakasından tüccar davet etmişti. Antalya Selçukluların deniz üssü, biricik silah ve mühimmat deposu oldu.”

İBN BATTUTA’NIN 1333’TE ZİYARET ETTİĞİ ANTALYA

Antalya’nın Hamidoğulları Beyliğinin hâkimiyetinde olduğu dönemde 1333’te Anadolu’yu ziyaret eden İbn Battuta, Lazkiye’den bir ticaret gemisiyle geldiği Alanya’dan başladığı yolculuğunda Antalya’ya da uğramış ve buradaki tarihi yapıları da not emiştir. İbn Battuta ünlü Seyahatname’sinde Antalya’yı yöneten kişinin Yunus Bey oğlu Hızırbey olduğunu ve kendisini hasta olduğu halde sarayında ziyaret ettiklerini, Hızırbey’in kendilerine güzel sözler söyleyip hediyeler vererek memnun ettiğini anlatıyor.

‘HAMEVİ’NİN MEDRESESİNDE HERGÜN FETİH SURESİ OKUNUYORDU’

İbn Battuta, o dönemde Anadolu kentlerinin çoğunda güçlü şekilde varlığını sürdüren Ahilerin misafiri olduğu Antalya’daki Hıristiyan tüccarların ‘Mina’ adındaki bir mahallede oturduklarını ve surla çevrili mahallenin kapılarının geceleri ve Cuma vakitleri kapandığını aktarıyor. Şehrin eski sakinleri olan Rumlar ile Yahudilerin oturduğu mahallelerin de sur içinde yer aldığını belirten Battuta, Seyahatnamesinde şunları aktarıyor: “Şehrin hâkimi ile ailesi ve devlet ricali de şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı bir sur ile çevrilmiş olan kalede oturmaktadırlar. Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet etmektedirler. Bu beldede bir cami ve medrese ile birçok hamam gayet tertipli ve geniş çarşılar vardır. Şehrin etrafı yukarıda zikrettiğimiz mahalleleri de ihtiva eden büyük bir surla kuşatılmıştır. Buranın bağ ve bahçeleri çoktur. Meyveleri ise pek nefistir. Kemareddin denilen bir çeşit kayısı pek lezzetli olduğu gibi çekirdeği de tatlıdır. Bu meyve kurutulduktan sonra Mısır’a gönderilir ve orada pek makbul sayılır. Şehrin yazın sıcak günlerinde dahi pek soğuk olan lezzetli su membaları vardır. Burada Şeyh Şahabettin Hamevi’nin medresesine indim. Güzel sesli çocukların cami ve medresede her gün ikindiden sonra fetih, mülk ve amme surelerini okumaları adet idi.”

KAYISIDAN BİLE BAHSEDEN BATTUTA KORKUT CAMİİNİ GÖRMEDİ Mİ?

İbn Battuta’nın notlarında fetih, mülk ve amme suresi okunan mekânın Şeyh Şahabettin Medresesi olarak yer alması dikkat çekicidir. Bugünkü idarecilerin hiçbir belgeye dayanmadan Kesik Minare’yi ‘fetih simgesi’ ve ‘kılıç hakkı’ olarak görmelerinin bir dayanağı olsaydı, bu önemdeki bir caminin ünlü seyyahın notlarında en azından kentte yetiştirilen bir kayısı türü kadar anılması gerekirdi. O dönemlerde kentin Cumacamisi olarak kullanılan ibadethanesinin, yine eski bir pagan tapınağının üzerinde inşa edilen Yivli Minare olduğu biliniyor.

İSLAM ANSİKLOPEDİSİ: ‘LATİN İŞGALİNDE KİLİSEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ’

İslam Ansiklopedisi’nde yer alan Korkut Cami (Kesik Minare) maddesinde de, tarihi yapının “kılıç hakkı” ya da fetih simgesi olduğundan söz edilmiyor. Çünkü bu ansiklopedinin hazırlandığı yıllarda namuslu, dürüst ve tarihi, bilimi çarpıtmayan akademisyenleri vardı bu ülkenin. İslam Ansiklopedisi’nde Kesik Minare hakkında özetle şu bilgilere yer veriliyor: “Bu büyük kilise gerçekten Şehzade Korkut’un vakfı olarak camiye dönüştürülmüşse bu onun Tekeili valiliği sırasında yapılmış olmalıdır. Caminin aslının Meryem’e sunulmuş bir Panaghia kilisesi olduğu kabul edilmektedir. Binanın mimarisinde en az dört veya beş defa değişiklik yapıldığı görülmektedir… Ortaçağ’ın sonlarına doğru Kıbrıs Krallığı’nın başında olan ve hâkimiyetlerini Güney Anadolu’nun bir kısmında da sürdüren Latinler’in Antalya’yı işgalleri sırasında bir Katolik kilisesine dönüştürülmüş olduğu kaydedilmektedir.” (https://islamansiklopedisi.org.tr/korkut-camii)

VAKIFLARIN KENDİ KİTABINDA ‘FETİH SİMGESİ’ İFADESİ YOK

Bugünkü restorasyonu yaptıran Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 1972’de yayınladığı ‘Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler’ adını taşıyan kitap serisinde de Kesik Minareden fetih simgesi ya da kılıç hakkı olarak söz edilmediği gibi ilk yapılış devrine ait birçok kalıntıyı muhafaza eden yapının V. yüzyılda kiliseye dönüştürüldüğü, Roma tapınağının bazı kısımlarının aynen muhafaza edildiği ve bazı kısımlarının duvarları takviye amacıyla ikinci kez onarım gördüğü belirtilerek şu bilgilere yer veriliyor: “Cami haline getirilmiş olan esere Korkut zamanında ilave edilen minarenin külah kısmı uçmuş, külahsız olmasından dolayı ‘kesik minare ismini almıştır.” (Sayfa: 535-538)

ÇARPITILMIŞ TARİHE YASLANMAK BU TOPLUMA ZARAR VERİYOR

Bugün bazı idarecilerin, Osmanlı döneminde çarpıtılan tarih yazımından dola çıkarak dayandırdıkları Yazıcızade Ali’nin, İbn Bibi’nin Selçuknamesi’ni de dönemin padişahı II. Murad’ın isteği üzerine 1436’da yazdığı “Tevârîh-i Âl-i Selçûk, Selçuknâme, Oğuznâme” adlı eserinde çarpıtarak özünü bozduğu biliniyor. Yazıcızade’nin kitabının ilk bölümü olan Oğuzname bölümünde Türkleri Nuh peygamberin oğlu Yafes’in soyuna dayandırması ve başka birçok tarihi gerçekliği dönemin siyasi atmosferine göre değiştirmesi dikkat çeker. Yazıcızade, eskiden yazılmış kitapları tercüme etmek ve sadeleştirmek amacıyla kaleme almaya başladığı eserinde geçmişte yazılanlara sadık kalmamış, bazılarını çıkarmış bazı bölümleri de kendisi eklemiştir. Ancak Yazıcızade Ali de aktardığı metinde Antalya’nın fethine ilişkin doğrudan bir yapının fethin simgesi olduğundan söz etmiyor.

‘BİR FETİH SİMGESİ BULMALIYIZ VE BU MUTLAKA BURASI OLMALI’

Yapılan çıkarımlar, Yazıcızade’nin de tekrarladığı, fethin ardından sultanın şehrin surlarını onartıp, silah ve erzak depolayarak din görevlileri tayin ettiği, ayrıca minber ve mihraplar kurulduğu yönündeki aktarımlara dayanıyor. Kesik Minare’nin fetih simgesi olduğunu öne sürenler, “minber ve mihrap kurulduğu” yönündeki ifadeleri kendilerine dayanak yapıyorlar. Bu tezi savunanların somut olarak temel alabileceği hiçbir yazıt, kitabe, yazılı kaynak yok. Onlara göre bu aktarımlarda sözü edilen minber ve mihrap mutlaka Korku Camii yani Kesik Minare olmalı. “Orası değilse başka neresi olabilir?” diye soruyorlar.

ÇARPITILMIŞ TARİH, EN ÇOK BUNA MARUZ KALANLARA ZARAR VERİR

Özetlemek gerekirse, ilk kez tam olarak hangi tarihte camiye dönüştürüldüğü konusunda kesin bir belge bulunmayan Kesik Minare üzerinden devletin en yetkili ağızlarından tarihi çarpıtan ifadelerle ideolojik malzeme üretilmesi en çok da buna maruz kalan insanlara zarar verir.

TÜRKMENLER 14. YÜZYILDA ANTALYA’YI YENİDEN FETHETTİ

Antalya’nın 1207’deki fethinden sonra birkaç kez daha işgal edildiği biliniyor. Örneğin  Kıbrıs Kralı I. Pierre de Lusignan’ın donanması 1361 Ağustos’unda Antalya’yı ele geçirmiştir. Bunun üzerine Mübârizeddin Mehmet Bey idari merkezi İstanoz’a (Bugünkü Korkuteli) taşıdı. Daha sonra da Kıbrıslı Latinlerin işgali altındaki kenti ablukaya alarak yiyecek girişini engelledi. Eğirdir’deki Hamidoğlu İlyas Bey’in yardımıyla 45 bin kişilik bir kuvvet oluşturan Mehmet Bey’in kenti ele geçiren Kıbrıslılarla Nisan 1362’de yaptığı şiddetli savaş Antalya’nın geri alınmasına yetmedi. Bunun üzerine Memlük Sultanının teşvikiyle Batı Anadolu Türkmen beylikleri bir araya geldi ve Şubat 1367’de Hamidoğlu İlyas Bey, Karamanoğlu Alaeddin Bey ile birleşerek Konya’da 40 bin kişilik bir ordu topladı. Türkmenler, bugün Mersin Silifke’de bulunan Kızkalesi’nin olduğu bölgede Kıbrıs Krallığının himayesindeki önemli bir liman kenti olan Gorigos’a (Korykos) yürüdüler. Kıbrıs Krallığının öncülüğünde Avrupa’nın en güçlü şövalyelerinin katıldığı Gorigos kuşatmasında Hamidoğlu İlyas Bey’in okçuları ve Karamanoğlu Aleaddin Bey’in güçleri Haçlı kuvvetlerine büyük bir zayiat verdirseler de Memlük Emiri Yelboğa’nın öldürüldüğü haberi duyulunca Karamanoğlu Aleaddin Bey kuşatmayı kaldırarak Toros dağlarına çekildi. Bu dönemde Osmanlı devleti henüz Antalya ve çevresinde yoktu.

MEHMET BEY LİMANDAKİ ZİNCİRLERİ KIRIP ANTALYA YENİDEN ALDI

Mübârizeddin Mehmet Bey, Karamanoğlu Aleaddin Bey ve diğer Türkmen beylerinin desteğiyle karadan ve denizden kuşattığı Antalya’yı 14 Mayıs 1373’te yeniden fethetmiştir. Mübârizeddin Mehmet Bey, kentin geri alınması sırasında liman girişindeki kulelerin arasına gerili olan zincirleri kırdığı için daha sonra ‘Zincirkıran Mehmet Bey’ olarak anılmıştır. Bugünkü Yivli Minare Caminin hemen kuzeyinde, Mevlevihane’nin bitişiğinde yer alan türbe, Zincirkıran Mehmet Bey ve ailesine aittir. Mehmet Bey kenti yeniden fethetmesinin ardından Kıbrıslıların kiliseye çevirdiği Yivli Camii’ni onartarak yeniden cami haline getirmiştir. Hamidoğulları Beyliği konusunda kapsamlı araştırmalar yapan Sait Kofoğlu’nun Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan ‘Hamidoğulları Beyliği’ kitabında, Yivli Camii’nin onarım kitabesinde yer alan Arapça metnin Türkçesine de yer veriliyor. Kitabenin Türkçesi şöyle: “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla, Yüce Allah’ın ikramından ve güzel lütuflarından yüce ve kutlu kılıcı ve Allah’ın büyük yardımı ile Antalya şehrinin fethine bizleri ulaştırdı. Bu mübarek camii bağışlayıcı emir, sahillerin sultanı, din ve devletin koruyucusu Yunus oğlu Mahmud oğlu Muhammed Beğ’e şükranlarımızı sunmak için yapıldı. Allah onun mülkünü sonsuz eylesin. H.774 senesinin zilkalde 21. günü. Mimarı Balaban el-Tavaşi’dir.”

TARİHİ VE KÜLTÜRÜ GÜNCEL SİYASETE ALET ETMEK HADDİNİZ DEĞİL

Antalya 1. Dünya Savaşı’nın ardından 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla İtalyanlara bırakıldı. 1919 Mart’ında kendi işgal eden İtalyanlar, iki yılı aşan işgal süresinin ardından Temmuz 1921’de kentten ayrıldılar. Bu halkın yokluk içinde ve büyük özverisiyle Mustafa Kemal önderliğinde kazandığı Ulusal Kurtuluş Savaşı, Anadolu topraklarının bağımsızlık destanıdır. Tarihi ve kültür mirasını tüm bağlamından ve olağan akışından koparıp bugünün güncel siyasetine alet etmek bu ülkenin ruh kökleriyle oynamaktır. Hiçbir siyasinin, idarecinin ve akademisyenin buna hakkı olmadığı gibi haddi de yoktur…

Yusuf Yavuz

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner20