On günde 142 orman yangını çıkan Türkiye neyin bedelini ödüyor

Bir çoban ile keçi-koyun uzmanı bir Profesör orman yangınları konusunda aynı şeyi düşünüyor. Türkiye bu sözlere kulak vermeli…

On günde 142 orman yangını çıkan Türkiye neyin bedelini ödüyor
banner5

Türkiye Ağustos ayını orman yangınlarıyla geçirdi. Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre yalnızca Ağustos ayında çıkan orman yangını sayısı 57. Bu metni yazdığımız (10 Eylül) sırada Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Deveciuşağı köyündeki ormanlık alanda saat 18:20 civarında yangın çıktı ve an itibariyle halen devam ediyor. Bugün saat 13:50’de Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Esenler köyünde çıkan bir başka orman yangını da halen devam ediyor. 10 Eylül günü 15:25’te İzmir Karşıyaka’da çıkan orman yangını kontrol altına alınırken, saat 12:57’de İstanbul Sultanbeyli’de çıkan orman yangını ise söndürüldü. Eylül başından bu yana ise 10 gün içinde çıkan orman yangını sayısı 142 olarak kayıtlara geçti.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN PKK ÜZERİNDEN SANATÇILARI ELEŞTİRDİ

Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yoğunlaşan orman yangınları, Türkiye’nin dört bir yanında devam ediyor. Eylül ayının ilk 10 gününde orman yangınlarının sayısının dehşet verici boyutta artması dikkat çekici. Orman yangınlarının PKK terör örgütü tarafından çıkarıldığı yönündeki açıklamalar önceki gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da gündemindeydiMalatya'da düzenlenen toplu açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “PKK, ‘Biz yaktık’ dedi. İstanbul'da 12 ağacın yeri değiştirildi diye kıyametler koparanlar nerdesiniz, niye sesiniz çıkmıyor? Bunlar sanatçı değil sanatçı müsveddesi. Çünkü dürüst değiller. Bunlar ikiyüzlü” sözleriyle sanatçıları eleştirdi.

KAZ DAĞLARI PROTESTOCULARINA PKK YANDAŞI SUÇLAMASI KOLAYCILIĞI

Orman yangınlarının PKK üzerinden tartışılması, hükümetin orman politikalarındaki hataların üzerini örtmek için yandaş basına epeyce malzeme üretirken, hem muhalefetin hem de başta Gezi olayları sırasında eylemlere destek veren ünlülerle gündemdeki yerini koruyan Kaz Dağları’ndaki madenci katliamına tepki gösteren yaşam savunucularına yönelik bir saldırıya dönüştü. Ormanları PKK’nın yakmasına toplumun bütün kesimlerinden elbette tepki geldi ancak çevre duyarlılığı olan her yurttaşı, sanatçısından sıradan insanına PKK yandaşı olarak suçlama kolaycılığı iktidarın konuya yaklaşımını ortaya koyuyor.

PİLOT EĞİTİMİ ALAN BAKAN UÇAK BAKMAK İÇİN RUSYA’YA GİTTİ

Orman alanlarındaki güvenlik zafiyetini bir yana, yıllardır süregelen tarım, hayvancılık ve ormancılık politikalarındaki hatalı uygulamalar da yangınların yoğunlaştığı bu dönemde yeniden gündeme geldi. Bu tartışmalara geçmeden önce orman yangınlarının en yoğun olduğu günlerde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey’in yangın söndürme uçağı bakmak üzere Rusya’ya gittiklerini not edelim. Bakan Pakdemirli, incelediği Rus yapımı Be-200 model amfibi yangın söndürme uçağını kullanarak su boşaltımı gerçekleştirdi.

ORMAN YANGINLARININ BİR NEDENİ DE KEÇİ DÜŞMANLIĞI MI?

Orman yangınlarının yoğunlaştığı günlerde konu hakkında konuştuğumuz Sarıkeçili Yörüklerinden genç bir çoban olan Oğuzhan Çoban, içine doğduğu coğrafyada yanlış giden bir şeyler olduğuna işaret ediyordu. Mersin sahilleri ile Konya ve Karaman yaylaları arasında konar-göçer keçi yetiştiriciliğini sürdüren Sarıkeçili topluluğunun bir üyesi olan 25 yaşındaki Oğuzhan Çoban, üniversite eğitiminin ardından çocukluğundan bu yana bildiği en iyi iş olan çobanlığa kaldığı yerden devam etme kararı almış. Orman yangınlarıyla ilgili söyleyecekleri olduğunu dile getiren Çoban, keçilerin ve çobanların ormandan uzaklaştırılmalarının bir hata olduğunu savunarak, “Geçmişte ormanlardan uzaklaştırılmadan önce bir yangın çıktığında ilk müdahaleyi çobanlar yapıyor ve çoğu zaman yangın büyümeden söndürülüyordu. Doğrudan çobanların müdahale edip önlediği birçok yangın olayı oldu. Öte yandan bizden önce ormanda var olan bir hayvan olan keçiden söz ederken onu orman düşmanı ilan etmek de bir başka yanılgıydı. Çünkü keçiler ormandaki yaban hayatının doğal bir parçasıydı. Örneğin Toroslarda ‘geyik’ diye anılan yabani hayvan, aslında yaban keçisidir. Anadolu'nun birçok bölgesindeki destanlarda, türkülerde anılan geyikler aslında bu yaban keçileridir. Bu hayvan Türk mitolojisinin de bir parçasıdır. Türk halkının hem kutsalıdır, hem de binlerce yıldır bu halkın yaşamasına olanak sağlamış, birçok yarar sağlamış bir canlıdır keçi. Bu hayvana düşman kesildiğiniz zaman, uğruna destanlar yazılan kadim dostlarımızla birlikte yaşadığımız ormanlarımız da bir şekilde böylesi acı olaylara maruz kalabiliyor” görüşü dile getiriyor.

PROFESÖRLE ÇOBAN YANGIN KONUSUNDA AYNI GÖRÜŞTE BİRLEŞİYOR

Bugün Karaman’ın Karadağ bölgesinde “yoldaşım” dediği koyun ve keçileriyle birlikte yaşamını sürdüren genç bir Çoban olan Oğuzhan Çoban’ın ardından Türkiye’nin koyun ve keçi konusunda önemli araştırmaları bulunan akademisyenlerinden biri olan Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı’dan da benzer görüşleri dile getiren bir metin ulaştı. Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, aşağıda önemli bölümlerini aktarmak istediğim yazısında orman yangınlarındaki artışa dikkat çekerek özetle şöyle diyor: “Önceleri yangının başlangıcı daha önce fark edilirdi… Ben ortaya çıkan sonucu, ormandaki keçi sayısının giderek azalmasına bağlamak istiyorum.”

YANLIŞ KARARLARIN BEDELİNİ HEM COĞRAFYA HEM DE DEVLET ÖDÜYOR

Özetle bir konuda hem çoban hem de bir profesör ortak akılda buluşuyor. Bu konuda elbette birçok başka faktör sıralanabilir ancak Anadolu’daki kırsal yoksulluğun önlenmesinden tutun da kırmızı et açığına kadar birçok konuda önemli bir sigorta vazifesi gören keçi yetiştiriciliğinin bir de yangınlar üzerinden tartışmaya açılmış olması önemli. Çünkü karar vericilerin çoğunlukla kısa vadeli hesaplar ya da kimi çıkar gruplarının beklentileri doğrultusunda attığı yanlış adımların maliyetini, hem coğrafyaya ve doğa,  hem de toplum ve devlet çok ağır ödüyor.

Şimdi gelin hep birlikte önce Çoban Oğuzhan’a, ardından da Türkiye’nin önde gelen koyun ve keçi yetiştiriciliği araştırmacılarından biri olan Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı’ya kulak verelim…

SARIKEÇİLİ OĞUZHAN ÇOBAN: ‘ORMANLAR KEÇİSİZ VE ÇOBANSIZ KALDI’

Oğuzhan Çoban, 1956’da çıkarılan bir kanunla keçi dâhil hayvanların ormana sokulmasının yasaklanmasının önce kırsal nüfusu erittiğini, ardından ise kırmızı et sorununu ortaya çıkardığını söylüyor. Bugün ise orman yangınlarının önemli bir kısmının çobanları ve keçilerin ormandan uzaklaştırılmasına bağlı olabileceğini düşündüğünü belirterek bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyor: “Yangın gören alanların neredeyse tamamının küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin ve aile çiftçiliğinin bitirildiği yerler olduğunu görüyoruz. Yangının bu kadar hızlı yayılmasını ve önlenememesinin bir nedeni de bana göre bu. Yanan alanlarda hayvancılık yapan kimse kalmayınca, yangınlardan haber de alınamıyor. Ormanlar keçisiz ve çobansız kalınca çok büyük alanlar sadece bir kaç tane orman muhafaza memurunun sorumluluk alanı olarak kalıyor. Bu kadar geniş alanları takip etmek de çok zor. Ancak yol olan yerlerde araçlarıyla denetim yapabiliyorlar. Bu durumda aniden çıkan bir yangına erken müdahale etme durumu da ortadan kalkıyor. Tarım ve Orman Bakanı, yangına müdahalenin 18 dakikadan, 12 dakikaya düşürüldüğünü açıkladı. Yangına isterseniz 1 dakikada müdahale edin, yangını fark etme süreniz ne kadar? Asıl önemli olan bu. Altında araç belinde silah ormanda dolaşan 5-6 tane orman görevlisinin fark etme süresi ne kadar bu konuda bilgi veren kimse yok. Bugün bir pizza söylesem o da muhtemelen 12 dakikada gelir.

‘ESKİDEN ÇIKAN YANGINLARI BÜYÜMEDEN ÇOBANLAR ÖNLÜYORDU’

Geçmişte ormandan çıkartılmadan önce doğrudan çobanların müdahale ettiği ve önlediği pek çok yangın olayı vardı. Ortada ormanları yakan bir terörist aramaya gerek yok. Zaten iklim krizi gibi bir sorun var. Çöplük haline getirilen ormanlarda yangınların kendi kendine çıkması ihtimal dışı bir olay değil. Küçük bir cam parçasından bile çıkabiliyor. Bu tür yangınları bir çoban daha 8-10 metrekarelik bir alandayken söndürebilecek durumdadır. Keçi ve çoban, ormanın bir ürünü olarak görülmeli. Çünkü insan at ve köpekten sonra küçükbaş hayvanları evcilleştirdi. Dolayısıyla çobanlığın geçmişi çok eskiye dayanıyor. Bir zamanlar Türkiye'de kişi başına iki küçükbaş hayvan düşüyordu. Bugün ise çoğunluğu koyun olmak üzere neredeyse her iki kişiye bir küçükbaş hayvan düşüyor. Çünkü artık mera hayvancılığı büyük ölçüde bitirildi. Kapalı bir yerde hazır yem ile beslenerek hayvancılık yapılıyor. Oysa en az tüketim ve maliyet ile yetiştirilebilen tek hayvan yerli keçilerimiz.

BİZ KENDİMİZE ÇOBAN DEMİYORUZ, ‘KEÇİLERİN YOLDAŞI’ DİYORUZ

Yerli keçi ırklarını ahırda beslemeniz mümkün değildir. Bir Honamlı keçisini, bir kıl keçisini ahıra kapatıp beslemeye kalkarsanız hayvanı öldürürsünüz. Tabii günümüzde genetik müdahalelerle ahırda da beslenebilen keçi ırkları üretilmiş durumda ancak Anadolu'nun yerli keçi ırklarını ahıra kapatıp dünyanın en iyi yemiyle de besleseniz o hayvan açlıktan ölür. Bütüncül yönetime en uygun hayvan keçiler. Biz keçi yetiştiricileri kendimize aslında ‘Çoban’ demiyoruz, ‘keçilerin yoldaşı’ diyoruz. Çünkü onlar bizim yoldaşlarımız. Mesela biz keçilerimizi güdüyoruz, onları dilediğimiz yere götürüyoruz, şurada şöyle, burada böyle yapıyoruz diyemeyiz. Bu mümkün değil. Keçi çobanlığı demek, keçi ne istiyorsa onun peşinden gidip, onu takip etmekten ibarettir. Bizim yaptığımız sadece keçilerimize bazı yırtıcı ve vahşi hayvanların zarar vermesini engellemek, bir de keçilerimizin ekili tarım alanlarına zarar vermesini önlemek. Bunun haricinde biz keçilerimizi takip ediyoruz. Bu aslında diğer hayvancılık kollarının aksine yarı yabani bir hayvancılık biçimi. Çünkü sadece su vererek bir hayvan yetiştiriyorsunuz ve bu su arazide bir tür sulama işlevi görüyor. Ama ahırda yapılan hayvancılık için kullanılan yemlerin bir tonu için yüzlerce ton su tüketilmesi gerekiyor. Bu hayvancılık modeli pek çok şekilde dünyaya zarar veriyor.

‘KONAR –GÖÇER HAYVANCILIK DOĞAYI DA KORUYORDU’

Oysa ormanda kendi kendine yaşayabilecek ve küçük aile gruplarınca yapılabilecek konar-göçer hayvancılık modeli doğayı da koruyordu. İnsanların ihtiyacı ve üretim alanlarının ölçüsüne göre yapılan bu hayvancılık çok daha sağlıklıydı. Keçiler ormandaki yaban hayatının doğal bir parçasıydı. Örneğin Toroslarda ‘geyik’ diye anılan yabani hayvan aslında yaban keçisidir. Anadolu'nun birçok bölgesindeki destanlarda, türkülerde anılan geyikler aslında bu yaban keçileridir. Bu hayvan Türk mitolojisinin de bir parçasıdır. Türk halkının hem kutsalıdır, hem de binlerce yıldır bu halkın yaşamasına olanak sağlamış, birçok yarar sağlamış bir canlıdır keçi. Bu hayvana düşman kesildiğiniz zaman, uğruna destanlar yazılan kadim dostlarımızla birlikte yaşadığımız ormanlarımız da bir şekilde böylesi acı olaylara maruz kalıyor.

‘YANLIŞ VE BOZUK AŞILAR OĞLAK ÖLÜMLERİNİ ARTIRIYOR’

Bugün bizim keçilerimizin ıslah edilmesi isteniyor. Bu tür girişimler doğru değil. Örneğin beş yıl önce bizim keçilerimizi göç ettirebilmemiz için devlet bize küpeleme ve aşılama zorunluluğu getirdi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; 5 yıl öncesine kadar bizde kayda değer bir keçi ve oğlak ölümü yoktu. Örneğin 100 hayvandan 5 oğlak ölümü oluyordu ortalama ve bu da gayet kabul edilebilir bir durumdu. Ancak küpeleme ve yılda iki kez aşılama çalışmalarından sonra, bu yıl yakın bir akrabamın 100 keçisi vardı ve 75 tane oğlağı öldü. Pek çok keçi yetiştiricisi bu aşılamalar ve müdahalelerden sonra hayvanlarını kaybetmeye başladı. Bu müdahalelerden önce mikrop bulaşmamış olan hayvanlarımız şimdi bu aşılarla mikroplarla tanıştı. Ayrıca aşılama yapmak için bakanlıkla anlaşmalı olan Veterinerler gündüz sıcağın altında kilometrelerce yol alıyorlar ve soğuk zincirle korunması gereken aşıları güneşin altında getirip hayvanlara vuruyorlar. Bir iş yapmış olmak için yapılıyor. Doğal bir koruma yolu seçmek yerine, her şeyi kitabi bilgiye uyarlamaya çalışıyorlar.

‘ORMANI EN İYİ YİNE ORMANIN KENDİSİ İYİLEŞTİREBİLİR’

Ayrıca Toroslarda maki bitki örtüsünü söküp yerine yanıcı türlerle ağaçlandırma yapıyorlar. Maki türlerini ormandan saymıyorlar. Örneğin Kaz Dağlarında 13 bin ağaç kesildiğini söylüyor yetkililer. Çünkü devlet kerestesine değer verilmeyen ağaçları, orman ağacı saymıyor. Ağaç olarak saydıkları kerestesi para eden türler. Bizim hayvancılık yaptığımız bölgelerde kızılçam dışında bir ağaçlandırma yapıldığını görmedik. Biz bu ağaçlandırma çalışmalarını doğru da bulmuyoruz. Eğer bir orman iyileştirilecekse, önemli olan buraya insanın müdahale etmemesi. Ormanı en iyileştirecek şey, yine ormanın kendisidir. Bazı tohumlar ancak yangınların ardından aktif hale gelebiliyor. Doğa, kendi kendini iyileştirebilmek için yangınlardan sonra ayakta kalabilecek tohumlar saklamış toprağa. Doğa kendini bu şekilde restore ediyor.

‘YANAN ALANLARA DİKİLEN AĞAÇLAR 5 YIL BAKIMA MUHTAÇ’

Bizim gördüğümüz bir başka yanlış uygulama da yanan alanlara ağaç dikmek için iş makineleriyle teraslamalar ve yollar yapılıyor. Bu çalışmalar sırasında yanan alanın zeminindeki tohumlar da yok ediliyor ve ayrıca buralara dikilen ağaçlar en az 5 yıl boyunca bakıma muhtaç oluyor. Eğer siz ormanı kendi haline bırakırsanız bir kaç yıl içinde orada yeniden bir örtü oluşuyor zaten. Ama bu tür hatalı müdahalelerle hem kamu kaynakları harcanıyor hem de doğanın kendini iyileştirmesinin önüne geçilmiş oluyor. Eğer ormanlar rehabilite edilmek isteniyorsa, insandan uza tutulmalı kısacası.

‘AĞAÇLANDIRMA KAMPANYALARINDA 10 TL’YE FİDAN SATILIYOR’

Öte yandan bu konunun rant boyutu da var. Geçenlerde Tarım ve Orman Bakanlığı'nın bir afişini gördüm; ağaçlandırmalara kamuoyundan destek beklendiği belirtiliyordu afişte ve bir fidanın 10 TL maliyeti olduğu bildiriliyordu. Oysa bakanlığa ait fidanlıklarda bu tür fidanların fiyatları 2 ila 6 TL arasında değişiyor. Ama bu tür ağaçlandırma kampanyalarında 10 TL toplanıyor insanlardan. Bu paralar kimin için, ne için toplanıyor açıklanmalı. Ülkenin böylesine zor durumlarında bile yine birileri bunu fırsat olarak görüp para kazanmaya çalışıyor. Normal koşullarda 2 ile 6 lira arasında olan bu fidanların bedelleri böylesi dönemlerde devletin katkısıyla 1 TL'ye düşürülmesi gerekir. Bu yapılanlar doğru değil. Felaketi fırsata dönüştürmektir bunun adı.

‘OTOYOL KENARLARINA ATILAN OT İLAÇLARI YAŞAMA ZARAR VERİYOR’

Son dönemde yapılan ağaçlandırmalarda sayılar öne çıkarılıyor. Kesilen ağacın 5 katını diktik deniyor. Bizim hayvancılık yaptığımız bölgelerde ağaçlandırma çalışmaları sonucunda oluşan bir orman görmedik henüz. Ama gördüğümüz bir şey var ki, yılda iki kez otoyolların kenarlarına resmi araçlarla ot ilaçları atılıyor. Bırakın ağaçlandırmayı, karayollarının kenarlarında yetişen bitkilerden bile rahatsızlık duyan bir anlayış var. Bu ilaçlamaların doğaya, arılara ve canlı yaşamına büyük zararları var.

‘SANILDIĞI GİBİ KEÇİ ORMAN DÜŞMANI BİR HAYVAN DEĞİL’

Bir de ağaçlandırma yapıyoruz diye yıllarca keçileri uzak tuttular bu alanlardan. Bu gerekçeler de saçma. Çünkü keçilerin ormanlar için büyük bir yararı var. Sanıldığı gibi kıl keçisi orman düşmanı bir hayvan değil. Bir yere ormanlık alan yapıyorsunuz ama orada canlı organizmalara da ihtiyacınız var. Toprağı besleyecek, nemi, suyu tutacak bir şeye ihtiyacınız var. Aksi halde bozkırın ortasına istediğiniz kadar ağaç dikin bir sonuç alamazsınız, tutmayacağı garanti. Çünkü su kaynaklarınız bu alanda tükenmiş durumda. HES'lerle, barajlarla ve vahşi sulamayla zaten suları tüketmişsiniz. Ağaçlara vereceğiniz su yok. Bu ağaçların toprağa tutunabilmesi için keçilere ihtiyacı var. Keçilerin gübreleri ağaçsız alanlarda su tutarak yeni dikilen fidanların hayatta kalmasını sağlıyordu. Ancak bu sahalardan da keçileri uzak tutarak bu ağaçların kurumasına neden oluyorlar.

‘SADECE BİR KEÇİ ARAZİYE GÜNDE 2 LİTRE SU TAŞIYOR’

Son yıllarda Konya bölgesinde yeraltı suları 200 metreye kadar çekilmiş durumda. Eskiden çok dinlediğimiz 7-8 metreden su çıkarma hikâyeleri artık birer masal oldu. Çevremizde elle kazılmış olan 15-20 metrelik su kuyularının hepsi tam takır-kuru bakır. Bir keçi araziye günde 2 litre su taşır. Bin tane keçiniz olduğunda bu 2 ton su demektir. Bunun kaç fidana, kaç canlıya hayat verebileceğini tahmin etmek zor değil. Böyle bir doğal sulama yöntemi bile ormanlardan uzaklaştırıldı. 2 tonluk bir tankerle zorlu araziye su taşımanın maliyetinin ne demek olduğunu bilen bilir. Bugün Türkiye'nin bir kırmızı et sorunu varsa, dışarıdan saman, hayvan ve et ithal ediyorsak; bugün cayır cayır yanan ormanlardaki ölü örtüyü yiyerek zemini temizleyen hayvancılığımızı yok ettiğimiz içindir. Bugün benzin gibi yanan zemin otlarını hayvanlarımıza yedirip hem yangınların önüne geçmek hem de kırmızı et sorununu çözmek varken halkımızın vejeteryenliğe doğru gittiğini görüp şaşırıyoruz. Hâlbuki halkımız kırmızı ete ulaşamadığı için yapılan araştırmalarda ‘vejeteryen’ olarak gündeme getiriliyor.

‘KEÇİLER ORMANDAN UZAKLAŞINCA ÖLÜ ÖRTÜ YANGINLARI ÇOĞALDI’

Keçiyi ormandan çıkardık. Daha sonradan bu konuda bazı olumlu adımlar atıldı ancak bir kere tüpten çıkmış olan macunu geriye sokmak artık çok zordu. Keçiler ormanlardan uzaklaştırılınca ölü örtü yangınları çoğaldı, tarımdaki üretim modeli değişti ve bunların sonucu olarak keçileri kaçıran Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal maliyetleri oldu. Keçiyi ormandan çıkartmak ve insanları keçi düşmanı olarak yetiştirmek 50-60 yıl öncesinin koşullarında çok da büyük bir mesele gibi görülmeyebilir. Ancak bunun sonuçları öngörülebilir bir şey değildi. Keçiyi ormandan çıkarttık, tabiri caizse bedavadan et üreten hayvanlarımızı yok ettik. Yeme bağımlı hayvancılığa geçtik, kırmızı etin üretilmesi pahalı bir uğraş haline geldi. Bunun sonucunda da ‘dünyanın kıskandığı’ bir ülke haline geldik. Yetmedi, saman ve ot ithal eden, et ve canlı hayvan ithal eden bir ülke haline geldik. Bugün yaşadıklarımız, geçmişte hayvancılığa vurulan bir darbenin doğal sonuçları. Aynı zamanda biz doğanın kendisine de bir müdahalede bulunduk. Çünkü keçiler insanlar onları evcilleştirmeden önce de bu ormanların bir parçasıydı ve doğal olarak orada yaşıyorlardı. Yani biz burada yokken de keçiler bu ormanın içindeydi. Bu nedenle keçiler ormana zarar veriyor demek kimsenin haddine değildir. Böyle bir saçmalık olamaz. Böyle bir durumda yabani dağ keçilerini de ormanları yok etmesi gerekirdi. Oysa onlar ormanı, orman da onları besliyor ve var ediyor. Keçilerin olduğu bazı ormanlardaki kermes meşeleri, pirnarlar daha iyi ağaç formuna gelebiliyor.”

‘SEN DEVLETSİN, AĞA DEĞİLSİN Kİ HERKESE 300 KOYUN VERİYORSUN’

Oğuzhan Çoban’ın dağlarda ve hep keçi yoldaşlığıyla geçen zamanın içinde biriktirdiği pek çok gözlem ve deneyim var. Orman sınırlamalarından dolayı şimdilerde Konya’nın Çumra ilçesi ile Karaman’ın Karadağ bölgesinde keçi ve koyunlarıyla hayvancılığı sürdürüyor. Hükümetin hayvancılığı teşvik etmek için çıkardığı desteklemeleri, Genç Çiftçi projesini soruyoruz Oğuzhan Çoban’a. Bu konudaki gözlemleri de bir hayli çarpıcı: “Çevremde Genç Çiftçi desteği projesinden hayvan almış bir tanıdığım var. Bir tanesi, ‘hayvanlara yemi uzaktan atıp kaçmak zorunda kalıyordum’ diyordu. Birilerinin para kazanması uğruna nereden ithal edildiğini bilmediğimiz hayvanlar. 30 bin TL değerinde dört tane hayvan veriyorlar, bu hayvanları pazara çıkardığınızda değeri 2'şer bin liradan 8 bin lira. Aradaki bu fark kimlerin ceplerine gidiyor, bunu bilmiyoruz. En son çıkarılan koyun projesi var örneğin. Sen koskoca devletsin, ağa değilsin ki, herkese 300 tane koyun veriyorsun. 300 koyunu olan birine küçük üretici demek yanılgıdır. 300 koyun başlı başına büyük bir sürüdür ve büyük bir yayılım alanı gerektirir. Hele ki su kaynakları tükenmiş, meraları daralmış bir alanda 300 koyunu yetiştirmek çok zordur. Eğer gerçekten insanları hayvancılığa yöneltip bu konuda destek verilmek isteniyorsanız, köyde yaşayan insanlara 3 koyun ve bir tane koç verebilirsiniz. Bu sayı insanlar üretmek istiyorlarsa kendi kapasiteleri ölçüsünde artar gider. Ama bugün çıkıp 300 koyun veriyoruz diyorlarsa ki ben henüz çevremde 300 koyun almış birisini görmedim. Benim gördüğüm kadarıyla yine birilerinin cebine ek gelir sağlamaktan başka bir şey değil gibi. Yani ben koyun yetiştiriciliği yapıyorum; bugün gelip de bana deseniz ki sana 300 koyun veriyorum; benim bunu kabul etmem için 300 gün düşünmem lazım. Ben 300 koyuna nasıl bakarım, kışın bu hayvanları nerede yatırırım, benim meralarım yeterli mi? Kar yağınca bu koyunlara nasıl bakarım, hayvanlar buranın coğrafyasına uyum sağlayacak mı? Nereden getirilecekler. Aklıma binlerce soru gelir. Ama bana deseniz ki ‘al sana 3 tane koyunum var buna bak’ derseniz, ‘ölürse ölür kalırsa kalır, bakarım ben buna’ derim. 300 koyunun sorumluluğunu seçmek için devletin hangi kurumları nasıl bir yöntem izliyor açıkçası benim aklım almıyor. Daha önceki projelerden anladığımız bir şey varsa, bu işlerin kazananı her zaman aracılar oluyor.”

‘VATANINI EN ÇOK SEVEN İNSAN, İŞİNİ EN İYİ YAPAN İNSANDIR’

Konar-göçer bir hayvancılık kültürünün içine doğan Oğuzhan Çoban, Mersin’in Aydıncık sahilleri ile İç Anadolu platosu arasındaki yaylalarda durmaksızın hareket eden bir Sarıkeçili ailesinin üyesi olarak bir yandan da eğitimini tamamlamış. “Üniversite eğitimi için şehre gittim, pek çok işte de çalıştım, kendime ait işletmelerim de oldu, çok iyi paralar da kazandım ancak yaptığım işlerden hiç memnun olmadım. Çünkü kent yaşamında gördüklerimin birçoğu işinden çalan insanlardı. Benim için vatanını en çok seven insan, işini en iyi yapan insandır. Benim ailemden gelen bir özelliğimdir belki de ancak en iyi bildiğim ve yaptığım iş keçi-koyun yoldaşlığı. Bu, şiir okur gibi, su içip ekmek yer gibi yapabildiğim bir yaşam biçimi benim için. Elbette içine doğduğum bir kültür olması, geçmişini biliyor olmam bunda büyük etken. Çünkü bugünkü koşulları bilseydim, bu kadar kolay işin içine girer miydim, bilmiyorum.” diye özetliyor bu süreci.

‘BURADA 200 METRE DERİNDEN ÇIKARILAN SUYLA TARIM YAPILIYOR’

Çevresinde yapılan tarım ve hayvancılıkla ilgili gözlemlerini de paylaşan Oğuzhan Çoban’ın aktardıkları, Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşanan gerçekler: “Bugün benim bulunduğum bölgede 200 metre derinden çıkan suyla tarım arazileri sulanıyor. Karaman'ın Karadağ bölgesindeki yılkı atları tarım arazilerine zarar veriyor diye geçen yıl toplattırılarak satıldı. Aslında bu durum atların tarım arazilerine zarar vermesi değil, tarım arazilerinin atların yaşam alanlarına tecavüz etmesinden kaynaklanıyordu. Ama buna böyle bir kılıf uydurdular ve atları alandan çıkarttılar. Bu aynı zamanda hayvancılık için de geçerli. Bugün herkes hayvanlarını kapalı mekânlara hapsetmiş durumda. Bundan 50 yıl önce de insanlar tarım yapıyordu ama yapılan tarım 5-10 dekarlık arazide, kendi buğdayını, nohudunu üretiyordu. Geri kalan alanlarda da hayvanlar yayılıyordu ve onların sütünden, etinden faydalanılıyordu.

‘ÜRETİCİ MISIRI 80 KURUŞA SATIP, 1.60 KURUŞA YEM OLARAK GERİ ALIYOR’

Bugün bulunduğum bölge için konuşursak, bir ailenin yaptığı en küçük tarım arazisi 100-150 dekar arasında değişiyor. 100-150 dekar arazide mısır üretiyor, ürettiği mısırı 80 kuruş ila 1 lira arasındaki fiyatla götürüp fabrikaya satıyor. Fabrika ise bu mısırdan ürettiği yemi üreticiye 1 lira 60 kuruştan geri satıyor. Üretici ise fabrikadan aldığı yemi evde kapattığı hayvanına yediriyor ve bu hayvandan elde ettiği sütü de 1 liradan satıyor. Kısacası üretici böylesi bir kısır döngünün içerisine sokulmuş durumda. Evde kapalı hayvanlar yem yemeden süt vermiyor. Ancak daha önceleri dışarıda kendi kendine dolaşan hayvanlar günde 4-5 litre süt veriyordu ve bu sütün hepsi kardı. Şu andaki hayvanlar günde 20 litre süt veriyor ama bu sütün bir litre bile karı yok üretici için. Bu çarkın içinde sıkışıp kalan insanlar artık küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapmayı bıraktı. Mera hayvancılığı neredeyse bitme aşamasına geldi. Küçükbaş hayvancılığa, özellikle keçi yetiştiricilerine düşman gözüyle bakılıyor. Bu da devletin yıllardır uyguladığı yanlış ormancılık ve hayvancılık politikalarının bir sonucu. Tarım alanlarına düşman, ormanlara düşman olarak gösteriyorlar.”

PROF. DR. M. KAYMAKÇI: ‘YANGINLARIN ÖNLENMESİNDE ÇOBANLARA ROL VERİLMELİ Mİ?’

25 yıllık ömrü atalarının izinden yürüdüğü yolda hayvan yoldaşlığı ile sürüp gelen Oğuzhan Çoban’ın aktardıkları dikkate almaya değer görüşler. Keçi ve koyun yetiştiriciliği konusunda 10’dan fazla kitaba imza atmış olan Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı ise “Orman yangınlarının önlenmesinde Çobanlara rol verilmeli mi?” sorusuna yanıt aradığı değerlendirmesinde özetle şu görüşleri dile getiriyor:

‘ORTAYA ÇIKAN SONUCU KEÇİLERİN AZALMASINA BAĞLIYORUM’

“Geçtiğimiz ay, İzmir’in dağlarında içimizi dağlayan yangınlar çıktı. Yangınların kasıtlı  çıkarıldığı belirtiliyor. PKK da yangınları kendilerinin çıkardığını açıkladı. Tartışmalarda  yangının söndürülmesinde zamanında davranılmadığı, gecikildiği ve kurumlar arasında yeterli düzeylerde eş güdümün olmadığı da gündeme getirildi… Anılan tartışmalarda yangının neden başlangıçta haber alınamadığı konusu biraz gözden kaçmış gibi. Şunu söyleyelim: Yangınların sayısında giderek bir artma var. Önceleri yangının başlangıcı daha önce fark edilirdi. Şimdi gelelim konumuza. Ben ortaya çıkan sonucu, ormandaki keçi sayısının giderek azalmasına bağlamak istiyorum. Kimiler bunun tersini düşünebilir. Çocukluğumuzdan beri ormanın en büyük düşmanının keçi olduğu anlatılır, çoğumuz buna inanmıştır ve devletimizin de bu konuda tasarrufları olmuştur. Bilenler vardır. Bir zamanlar ‘Keçi Sayısını Azaltma Çalışmaları’ yapılırdı.

‘KEÇİ, DOLAŞTIĞI YERLERDE TOHUMLARI TOPRAĞA GÖMÜYOR’

Keçi çobanları ile göçer Yörüklere göre keçi, öncelikle tarıma elverişli olmayan taşlık, kayalık arazide sağladığı et ve süt üretimi ile ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır. Keçi, bitkileri yerken aynı zamanda budama yapar. Keçi, fidanların altını havalandırır, keneleri öldürür, toprağı sertleştirerek kaymasını önler. Keçi, ormanlık alanda otları taze iken yiyerek toprağın nefes almasını sağlar ve orman alt bitki örtüsünü temizler. Diğer otları da ayağı ile ezdiği için yangın çıksa dahi yangının hızlı bir biçimde yayılmasını önler, oluşturduğu patika yollarla yangının sıçramasını engeller. Keçi, ormana bıraktığı gübre sayesinde ağaçları besler, dolaştığı yerlerde ağaçlardan yere düşen tohumların toprağa gömülmesini sağlar. Keçiler göç sırasında endemik bitkilerin bir yerden başka bir yere taşınması konusunda da doğaya yarar sağlamaktadır. Keçi, sadece yeni dikim sahalarının içerisine girer ve yeni filiz vermiş fidanları yerse, ormana zarar verebilir. Yörüklere göre böyle bir durumun yaşanması ise çok zordur. Yörükler, keçileri yeni dikim alanlarına sokmadıklarını, ormanın onlar için önemli olduğunu ısrarla vurgularlar.

‘BU YAKLAŞIMLAR DİKKATE ALINMADI’

Ormanların zarar görmesinin ve yok olmasının asıl nedeni insanların yanlış uygulamaları, yanlış kesimler, orman yangınları vb.’dir. Keçiler, bu coğrafyada binlerce yıldır varlık sürdüren hayvanlardır ve orman onların rızkıdır. Keçinin kendi yaşam alanını yok etmesi olası olmadığı gibi, Yörüklerin de bu tahribatı yapması olası değildir. Ancak bu yaklaşımlar dikkate alınmadı.

30 YILDA 100 KİŞİYE DÜŞEN KEÇİ SAYISINDA 30 BAŞ AZALMA OLDU

Keçi sayısı çok hızlı azaldı. Söz gelişi 1980 yılında 100 kişiye düşen keçi sayısı 44 baş iken, 2017 yılında 14 başa indi. Bir başka deyişle 100 kişiye düşen keçi sayısında 30 baş bir azalma oldu. Keçi ile çobanlar ormandan dışlandı. İşin üretim ve istihdam yanını bir kenara bırakalım. O, ayrı bir konu ve de önemli. Orman yangınlarını önleme açısından orman içi ve kenarında, ekonomik örgütleme ve teknik örgütlenmeyi dikkate alarak keçiyi ve dolayısıyla çobanı yeniden ormana sokalım mı? Ne dersiniz? Orman yangınlarını önlemede konuya biraz da böyle bakabilir miyiz?”

BAKANLIĞI İŞLETMECİ, MADENCİ VE İNŞAAT MÜHENDİSİ YÖNETİYOR

Türkiye için yaşamsal konuların yönetiminden ve geliştirilmesinden sorumlu bir bakanlık olan Tarım ve Orman Bakanlığı, işletme eğitimi almış bir Tarım ve Orman Bakanı ile inşaat, işletme ve hukuk eğitimi almış bakan yardımcıları tarafından yönetiliyor. Yalnızca bir bakan yardımcısı ziraat eğitimi almış, bir diğeri ise maden ve enerji şirketleri olan bir ailenin üyesi. Bu kadar alan dışı isimlerin yönetiminde olan bir bakanlığa emanet edilen ülkenin en stratejik konuları hakkında bir çoban ile işinin uzmanı deneyimli bir akademisyenin görüşlerinin örtüşmesi toplumun bu konuda belirli bir yol kat ettiğini gösteriyor. Geriye bu sözlere kulak verecek yetkililerin atacağı adımlar kalıyor.

Yusuf YAVUZ

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER