Korunan alanları yağmaya açan yönetmelik yargıya taşındı

Türkiye coğrafyasının özel konumu nedeniyle yaklaşık yüzde 20’sinin koruma altına alınması gerektiğini savunan Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Eski Genel Müdürü ve Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı Hüsrev Özkara ile yapılan değişiklikle korunan alanlarda madencilik ve yapılaşmanın önünü açan yönetmeliği konuştuk.

Korunan alanları yağmaya açan yönetmelik yargıya taşındı
banner5

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’nin de Kovid-19 salgınıyla mücadele ettiği bir dönemde, doğa koruma alanlarının tespit, tescil ve kullanımına yönelik yasal düzenlemelerde değişikliğe gidildi. Koronavirüs salgını sürecinde bu tür salgınların doğa üzerindeki baskının ölçüsüz biçimde artışıyla doğrudan ilgili olduğu yönündeki bilimsel görüşler gündeme gelirken Türkiye’nin korunan alanlarına yönelik bu düzenleme tepkiyle karşılandı. Yapılan değişikliğin ardından 16 Mart’ta Resmi Gazete’te yayımlanarak yürürlüğe giren ancak yoğun koronavirüs gündemi nedeniyle yeterince tartışılamayan ‘Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’ Türkiye Ormancılar Derneği tarafından yargıya taşındı.

Korunan alanları yağmaya açan yönetmelik yargıya taşındı

1924’te kurulan ve Türkiye’nin en köklü sivil toplum kuruluşlarından biri olan Türkiye Ormancılar Derneğinin Danıştay’da açtığı iptal davasında, hukuka aykırı olduğu ileri sürülen yönetmelik değişikliğine ilişkin çekinceler de sıralandı. Buna göre dava konusu yönetmeliğin 5. Maddesine eklenen, “korunması gerekli tabiat varlıkları ve koruma alanları ile doğal sit alanlarında gerçekleştirilecek iş ve işlemlerin merkez komisyonu tarafından belirlenecek ilke kararları çerçevesinde bölge komisyonlarınca alınacak kararlar doğrultusunda yürütülür. Bir doğal sit statüsünde, ilke kararları kapsamında yapılabileceği öngörülen faaliyetler, bu doğal sit statüsünden daha alt koruma statüsüne sahip doğal sit alanında/alanlarında da Bölge Komisyonu kararı ile gerçekleştirilebilir” ifadelerinin kapsamının belirsiz olduğu ve hangi iş ve işlemlerden söz edildiği sorusuna yol açtığı kaydedilerek “Bu belirsizliğin idarenin çoğunlukta olduğu ve gerekli donanımlardan yoksun ‘Bölge Komisyonları’ tarafından giderilecek olması, keyfi uygulamalara yol açabilecektir” görüşü savunuluyor.

Entegre tesisler, iskele, balıkçı barınağı yapılabilecek

Yönetmeliğin 8. Maddesinin 2. fıkrasında yapılan düzenlemeyle, ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanları’nın entegre tesisler ve örtü altı tarım hariç tarım uygulamaları ile tıbbi ve aromatik bitki uygulamaları, hayvancılık, balıkçı barınağı, iskele, doğal kaynak suyu kullanımına yönelik uygulamalar, içme suyu amaçlı baraj ve göletler ile doğal göl ve denizler hariç kültür balıkçılığı faaliyetleri, zorunlu teknik altyapı uygulamaları ve günübirlik kam ve karavan faaliyetlerinin yapılabildiği alanlar olarak tanımlanmasının da dava dilekçesinde Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek şöyle denildi:  

Düzenleme yasaya aykırı, iptal edilmeli’

“Görüldüğü gibi, bu düzenlemeyle, ‘nitelikli doğa koruma alanı’ sayılan yerlerde yapılabilecek etkinliklerin kapsamı, bu alanların ‘doğal’ sayılabilme özelliklerini kesinlikle yitirmesine yol açabilecek biçimde genişletilmektedir. Ayrıca bu düzenleme, Anayasanın ‘Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması’ başlıklı 63 maddesine aykırı olduğu gibi, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nun amaçlarıyla da uyuşmamaktadır. Yasaya aykırı ve Subjektif değerlendirmeye açık bu düzenlemenin iptali gerekir.”

‘Doğal alanlar doğal olmaktan çıkacak’

Dava konusu Yönetmeliğin 9. Maddesine yapılan eklemeyle, sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanlarına entegre tesis, düşük yoğunluklu faaliyetler ve turizm yerleşimlere izin veren alanlar tanımı getirilmesi de iptali istenen düzenlemeler arasında. Ayrıca yapılan yönetmelik değişikliğinde sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanlarında bulunan madenlerin ‘milli menfaatler’ kapsamında işletilmesinin Bölge Komisyonlarının kararına bırakılması da eleştiri konusu oldu. Yönetmeliğin sit koruma statüsünün amacına aykırı olduğu görüşü savunulan dava dilekçesinde, “Yapılan yönetmelik değişikliğine göre doğal alanlar doğal olmaktan çıkacaktır. Bu tür alanlara ‘doğal alan’ veya daha da önemlisi ‘nitelikli doğal alan’ denmesi mümkün olmayacaktır” denildi.

‘Kamu yararı açısından hiç bir zorunluluk yok’

2873 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda tanımlanan tabiat varlıklarının korunmasına ilişkin hükümlerin anımsatıldığı dava dilekçesinde, tescil edilmiş korunan alanların bozulup tahrip edilmesinin suç teşkil ettiğine değinildi. Milli parklar yasasının da korunan alanlarda yapılmak istenenlere kesin biçimde izin vermediği kaydedilen dilekçede, “Çünkü yapılmak istenenler her koşulda doğal yapının bozulmasını sağlayacaktır. Yabanıl yaşam zarar görecektir. Nitelikli bir koruma ormanında yapılması öngörülen etkinliklerin hiç birisinde kamu yararı açısından vazgeçilmezlik veya mutlak bir zorunluluk söz konusu değildir.”

Tescil edilmiş 8431 anıt ağaçtan bazıları korumasız kalabilir

Yeni düzenleme ile yönetmelikteki anıt ağaç tanımına girecek ağaçların kapsamının da daraltıldığına ve tespitinin sübjektif değerlendirmeye açık ilke kararlarına dayandırılarak belirsiz hale getirildiğine dikkat çekilen dava dilekçesinde, “Eski Yönetmelikteki Anıt Ağaçların Türk Standartları Enstitüsü TS 13137 Anıt Ağaçlar Envanter Seçim Kuralları ve İşaretleme Standardına göre yapılması gibi somut bir değerlendirme kaldırılarak ilke kararı gibi belirsiz bir durum yaratılmıştır. Böylece anıt ağaç tescili zorlaştırılmış, eski yönetmeliğin ç, d ve e fıkralarının iptalinin yanı sıra TSE tarafından onaylanmış, bilimsel bir altyapısı olan anıt ağaçların belirlenme ölçütleri devre dışı bırakılmış, soyut bir kavram olan ilke kararlarına bağlanmıştır. Ayrıca bugüne kadar tescil edilmiş 8431 anıt ağacın yeniden değerlendirilerek bazılarının tescilinin kaldırılması dahi gündeme gelebilecektir. Böylece maden, enerji ve diğer kullanımların önünde engel olabilecek anıt ağaçlar statüsü değiştirilerek sorun ortadan kaldırılmış olacaktır” denildi.

Hem deneyimli bir doğa korumacı hem de hukukçu olan Hüsrev Özkara ile yönetmeliği değerlendik

İptali istenen yönetmelik değişikliği ile ilgili sorularımızı yanıtlayan Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Eski Genel Müdürü ve Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı Avukat Hüsrev Özkara, Türkiye’de doğa koruma çalışmaları konusunda önemli bir emek ve birikimin olduğuna işaret ederek yapılan düzenleme ile bu birikimin boşa çıkarılabileceğini dile getirdi. 1980’den sonra birçok doğal alanın tahsis ve rant yağmasından kurtarmak amacıyla koruma altına alındığını anımsatan Özkara, özellikle son 20 yılda mevcut korunan alanların çok başka bir noktaya taşınmasına yönelik çabalar olduğunu dile getirdi.

‘Doğal sit alanlarının birçoğunun derecesi düşürüldü’

Doğal sit alanlarının yeniden belirlenmesiyle ilgili yasal düzenlemede, ulusal ve mahalli komisyonlarda sivil toplum örgütleri ile yerel halk temsilcilerinin de yer alacağını ve böylelikle bir tür otokontrol sağlanacağını anımsatan Özkara, “Eğer yeniden değerlendirme yapılacaksa, bu kurul yapacaktı. Oysa şimdi bu çalışmalara fırsat vermeden, hızlı bir şekilde kararlar alınıyor. Ayrıca doğal sit alanlarıyla ilgili isim değişikliğine de gidildi. Buna göre 1. Derece doğal sit alanı yerine ‘Kesin Korunacak Hassas Alan’, 2. Derece yerine ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’, 3. Derece yerine ise ‘sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı’ tanımları getirildi. Bu konuda isim çok önemli değil. Ben burada şöyle bir olaya dikkat çekmiştim, o zaman (koruma kurullarının ayrıştırıldığı dönemde) 1245 civarında bakanlığa devredilen doğal sit alanı vardı. Bunlar 1,2 ve 3. Derece doğal sit alanlarının toplamıydı. Bunun yüzde 72’si 1. Derece doğal sit alanıydı. Devredilen bu alanların şimdi birçoğunun 1. Dereceden 2. ya da 3. dereceye indirildiğini görüyoruz. Şimdi kimse bize ‘biz burada iyi işler yapmaya çalışıyoruz’ demesin, samimi değil” görüşünü dile getirdi.

Nitelikli doğal koruma alanlarında kültür balıkçılığı izni

Yapılan yönetmelik değişikliğindeki asıl sorunun, korunan alanların birbirini etkileyen alanlar olmasından kaynaklandığına işaret eden Özkara, çekincelerini şöyle sıraladı: “Bu alanlar iç içe geçmiş alanlar. Yani aynı sit alanı içerisinde hem kesin korunacak alan, hem nitelikli koruma alanı hem de sınırlı kontrollü kullanım alanı olarak ayırabilirsiniz. Dolayısıyla bu alanlar birbiriyle etkileşim içindedir. Örneğin Yönetmeliğin 8. Maddesinde, nitelikli doğa koruma alanlarına her şey dâhil edilmiş. Kültür balıkçılığı bile bu alanın içine girmiş. Oysa ilk olarak Avrupa’da, İtalya gibi ülkelerde başlamış olan kültür balıkçılığı bugün dünyada terk edilmiş durumda. İtalya’da bile terk edildi. Çünkü doğal balık türlerini yok ediyor. Ayrıca kültür balıkçılığında yem olarak kullanılan malzemeler çok ciddi kirlilik yaratıyor. Burada ‘baraj, doğal göl, denizler hariç’ diye bir ayrım yapılmış ancak Türkiye’nin 4 bin civarında deresi var. Koruma alanı içerisinde olan bu derelerde de kültür balıkçılığı yapılabilecek. Bakın adını okuyorum; ‘nitelikli doğal koruma alanları’ deniyor. Yani bir yandan kendi tanımına yani doğallığına bile ters düşen faaliyetlere izin veriliyor.

Korunan alanlarda entegre tesis ve madencilik yapılabilecek

Diğer bir sıkıntı da ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanlarıyla ilgili. Burada çok kritik iki tane tanım var; birisi ‘entegre tesis’ diğer ise ‘madenlerin milli menfaatlere göre kullanılması’ tanımı. Bir kere entegre tesis tanımı çok yerinde bir tanım değil. Entegre tesisler, ‘birincil üretim aşamasından sonra ürünlerin fiziksel ve/veya kimyasal işleme tabi tutulacağı tesisler’dir. Bunu sürdürülebilir koruma alanlarında yaparsanız, kesin korunacak hassas alanları ile nitelikli doğal koruma alanları zarar görür. Ayrıca madencilik faaliyetleri çok geniş alanları etkiler. Bu gerçek bütün dünyada biliniyor; yapıldığı bölgenin doğal yapısını ve ekolojik karakterini değiştiren, hatta kilometrelerce uzaklıktaki bölgelerde yaşayan canlıların yaşamını dahi olumsuz etkileyen faaliyetler. Şimdi siz getiriyorsunuz bu faaliyetleri sürdürülebilir koruma kontrollü kullanım alanı içerisinde yapmaya çalışıyorsunuz. Bunlar aslında işin nereye gideceğini gösteriyor.”

Türkiye’nin korunan alan miktarı yüzde 20’den aşağı olmamalı

Türkiye’deki doğa koruma alanlarının ülke coğrafyasına oranının yaklaşık yüzde 7 civarında olduğunun altını çizen Hüsrev Özkara, “Bu oran, Türkiye’nin coğrafi özelliklerini ortaya koyduğumuzda yüzde 20’den aşağı olmamalı. Neden böyle derseniz; sıfır ile 5165 metre yükseklik arasındaki bir coğrafyada, erozyonun çok ciddi olduğu, 4 bin küsur derenin olduğu, çok ciddi yükseltilerin, kırık arazilerin bulunduğu, meylin çok yüksek olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Aynın zamanda Asya, Avrupa ve Afrika’nın etkilediği bir alandan bahsediyoruz. Bunun yanında sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin 1/3’ü endemik olan bir ülke burası. Dolayısıyla kuş türlerinde Avrupa ile birebire yakın ölçektedir. Yani Avrupa’da hangi kuş türü varsa yüzde 85’ini Türkiye’de bulabilirsiniz. Aynı şey sürüngenler ve memeliler açısından da geçerli. Doğal olarak bizim ülkemizin bu özelliklerini ve mevcuttaki yüzde 7’lik korunan alanı mutlaka korumamız lazım. Bu nedenle biz dernek olarak yönetmelikte yapılan değişikliğin kesinlikle korunan alanların aleyhinde olacağını ve telafisi mümkün olmayan olumsuz sonuçlar doğuracağını düşünerek düzenlemeyi yargıya taşıdık” diye konuştu.  

‘Doğal alanların iyileştirilmesi en pahalı çalışma’

Dünyanın birçok ülkesinde tahrip edilen doğal alanların yeniden iyileştirilmesi konusundaki çalışmaları görme fırsatı bulduğunu kaydeden Özkara, doğal alanların iyileştirilmesinin en pahalı çalışma olduğuna işaret ederek, “Yani bir doğal alanı yok ettikten sonra orayı yeniden kazanacağım çabasına girdiğinizde, elde ettiklerinizin üzerinde bir şeyler harcamanız lazım. Bir de bunun birebir gerçekleşme şansı yok. Dolayısıyla özellikle bir korunan alanda bir uygulama ya da bir yasal düzenlemeye gidilirken tekrar tekrar düşünmeliyiz. O zaman biraz önce de söylediğim gibi bizim ülkemiz yapı itibari ile çok farklı coğrafyaları barındırır. Boşuna yedi iklim bölgesine ayrılmıyor. Ülkemiz hem İran-Turan, hem Avrupa-Sibirya hem de Akdeniz ekosisteminin etkisindedir. Dolayısıyla burada hakikaten samimi olmak lazım; bu tür değerlendirmelerde daha yapıcı, daha Türkiye’ni geleceğine yönelik hedefleri ortaya koymak lazım. Aksi takdirde bugüne kadar verilen emeğe çok yazık edilmiş olur” dedi.

Doğa korumada kamunun öncü rolü neden tersine mi döndü

Türkiye’de doğa koruma konusundaki kamu öncülüğünün yerini kullanımdan yana bir tavra bıraktığı yönündeki eleştirilere yönelik sorumuzu da yanıtlayan Hüsrev Özkara, kamuoyunda “eskiden devlet ormanları milletten korurken günümüzde millet ormanları devletten korumaya çalışıyor” şeklinde bir algının oluşmasına neden olan bu süreçle ilgili şunları söyledi:

‘Doğal varlıklar finansman yaratma alanı olarak görülüyor’

“Buradaki en temel konunun, ülke ekonomisinin kendi ayakları üzerinde duramaması ve mevcuttaki sermayenin çok gereksiz alanlara harcanarak ciddi bir ekonomik krizin içine girmemizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle doğal varlıklar bir ekonomik kaynak ve finans yaratma alanı olarak görülüyor. Örneğin ormancılığımızdan çok kritik bir örnek verilebilir bu konuda: Yıllardır yapılan orman amenajman planlarında, Türkiye ormanlarının yıllık 15-16 milyon metreküp üretim yapacağı belirtilir. Bu, yıllardır hepimizin bildiği bir konu. Şimdi bu rakam ilk etapta 20 milyon metreküp olarak gündeme getirildi. Önce makul gibi görüldü. Yani neticede doğaya zarar vermeden bu tür artışların bir noktaya kadar kabul edilebileceği düşünüldü. Ancak bugün geldiğimiz noktada ise yıllardır uygulanan amenajman planları değiştirilmek suretiyle, bir yılda önce 30 milyon metreküpe, ikinci yılda ise 40 milyon metreküpe çıkarıldı. Bu hazırdan yemek anlamına gelir. Bazı alanlarda hazırdan yiyebilirsiniz ama özellikle orman ekosistemlerinde bu şekilde yok edici ve günlük düşünerek yaklaştığınız zaman elde etmiş olduğunuz o para bile, kusura bakmayın ama size hayır getirmez. Burada ben açıkçası sıkışmış bir siyasi iktidar görüyorum. Kaynaklarımız resmen talan ediliyor.”

Gündemdeki Salda Gölü: ‘Burası mutlak koruma alanıdır’

Kıyısında yapılmak istenen millet bahçesi uğruna iş makineleri ve kamyonlarla yaratılan tahribatla Türkiye’nin gündemine gelen Burdur’un Yeşilova ilçesindeki Salda Gölü’nde yaşananların günümüzdeki doğa koruma anlayışı konusunda çarpıcı örneklerden biri olduğunun da altını çizen Özkara, “Salda Gölü hassas bir ekosisteme sahip ve çevresinde gördüğünüz o beyaz kuma benzeyen yapılar çeşitli mikroorganizmalardan oluşuyor. Şimdi en çağdaş ya da en geride kalmış bir ülkeye de gitseniz, bu tür doğal alanlarla ilgili metot hepsinde şudur: Burası mutlak koruma alanıdır. Bu alana insanların girmesi, gezmesi, göle girmesi, eğlenmesi doğru değildir. Buraların güzelliğini gider görürsünüz, fotoğraf çekersiniz, güzelliğini görsel olarak değerlendirirsiniz. Ama asıl geçireceğiniz zamanı gölün kıyısında değil, hemen yakınındaki köylerde geçirirsiniz. Gölün hemen yakınında 4-5 tane köy var. Bu köylerde geceleme ve yeme-içme imkânı da olabilir, oradaki yerel alan kılavuzları size çok rahatlıkla o sahayı gösterebilir, sahanın tarihi, kültürel, biyolojik, jeolojik ve jeomorfolojik özellikleri hakkında bilgi verebilir. Ancak daha bu salgının sürdüğü ve tüm toplumu etkilediği bir dönemde, nasıl bir zihniyet, nasıl bir akıl tutulmasıysa, kamyonlarla oraya girildi. Yazık yahu, orası milyonlarca yılda oluştu. Bu kadar keyfe keder olunmaz. Ondan sonra da ‘pardon’ deniliyor.

‘İçinde kayıkla gezdiğimiz göllerde şimdi su yok’

Normalde bu şekilde davranan insanlarla ilgili çok ciddi sonuçların olması lazım. Gerekirse çok ciddi para ve hapis cezaları olmalı. Ne demek pardon? Bunun bir daha geri dönüşü yok ki. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Kaz Dağları’ndaki altın arama konusu olsun, Sultan Sazlığı, Ereğli ve Hotamış sazlıkları, Seyfe Gölü… Ben bunların içinde kayıkla gezdim. Şimdi buralarda su yok. Yani gelinen nokta çok acı. Biz su fakiri bir ülkeyiz ve bunun bilincinde olarak gelecek nesillere karşı sorumluluğumuz var. Biz onlara kurak, her şeyiyle tükenmiş bir coğrafya, bir çöl teslim etmemeliyiz. Bu nedenle biz dernek olarak bu tür konularda hassasız. Elimizden geldiği kadar yasal ve diğer yönlerden mücadelemizi sürdürüyoruz.”

Korunan alanlarda son sözü cumhurbaşkanı söyleyecek

Dava konusu korunan alanlar yönetmeliğindeki ‘Bakanlar Kurulu’ ibaresinin, ‘Cumhurbaşkanı’ olarak değiştirilmesinin, çoklu karar alma mekanizmasının devre dışı bırakacağına yönelik eleştiriler hakkındaki görüşünü de sorduğumuz Hüsrev Özkara, on yılı aşkın süredir zaman zaman Meclis’in gündemine gelen ve kısaca ‘Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu’ olarak anılan kapsamlı düzenlemeye ilişkin yüzü aşkın sivil toplum örgütünün oluşturduğu ‘Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin de sözcülüğünü üstlenen bir doğa korumacı olarak sorumuzu şöyle yanıtladı:

‘Salda Gölü, Ankara’dan bir merkezden tartışılmayacaktı’

“Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin sözcüsüyüm. Oradaki ulusal ve mahalli kurul süreçleri başından sonuna kadar yürütecekti. Devletin ilgili birimleri, sivil toplum örgütü temsilcileri, yerel halk ve bilim insanları olacaktı. Kurulun yarısı kamunun ilgili kurumlarının temsilcilerinden, diğer yarısı da sivil toplum, yerel halk ve bilim insanlarından oluşacaktı. Eğer biz bu katılımcı yaklaşımı başarabilseydik, o zaman her korunan alan, örneğin Salda mı tartışılıyor; Ankara’dan, merkezden tartışılmayacaktı. Gölün etrafında yaşayan halk burayı sahiplenecekti. Çünkü burada yüzyıllardan beri yaşayan bir halk var ve bu onların hakkı. Biraz önce bahsettiğimiz çerçevede ekonomik ve sosyal yönden destekleneceklerdi. Konulan kurallara yöre halkı da, devlet de uyacaktı. Doğal olarak oraya birileri gelip de ‘ben gölün kenarına güzel bir günübirlik alan yapmak istiyorum’ dediğinde, oradaki yerel halk buna müsaade etmeyecekti. Bilim insanları, ‘arkadaş sen bunu nereye yapıyorsun, burası senin bildiğin bir kumsal değil’ diyecekti. Sivil toplum örgütleri bu konuda kamuoyunu bilgilendirecekti. Yani korunması gereken her noktanın sahipleri olacaktı. Şu anda böyle bir şey yok. Tutturmuşlar bir ilke kararı… Bir bilim insanı bilime aykırı bir ilke kararının altına nasıl imza atabilir? Ondan sonra ‘ilke kararlarına rağmen bilim insanlarının raporu var, burası şu nedenle kullanılabilir’ deniliyor. Ya da ‘ülkemizin yüksek menfaatleri için biz burada maden arayabiliriz’ derseniz keyfilik oluşturmuş oluyorsunuz. Çünkü oradaki vatandaşların ve diğer kurum ve kuruluşların talepleri dikkate alınmıyor. Süreç katılımcı ve şeffaf değil. Dolayısıyla bu konuda maalesef kendi çalıp kendi söyleyen bir düzenimiz var. İnşallah böylesi bir düzen değişir; daha dinamik, daha şeffaf ve daha katılımcı, insanların düşüncelerinin dikkate alındığı bir düzene dönüşür diye umut ediyoruz.”

Yusuf YAVUZ

Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2020, 17:33
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER