Çek develerini, çadırını Kaz Dağları’na kur diyorum!

“Direnenler yalnız değildir” diyen Pervin Ana Toroslar’dan Kaz Dağlarına destek mesajı gönderdi…

Çek develerini, çadırını Kaz Dağları’na kur diyorum!

“Hasta değilim ama bir yerimde ağrı-sızı olduğunda Anadolu’nun bir köşesindeki güzelliklere zarar verildiğini hissediyorum” diyen Sarıkeçili Yörüğü Pervin Ana’dan Kaz Dağlarında direnenlere destek: “Biz Anadolu insanıyız. Ekmeğimizi taştan çıkaran bir yapımız var. Ama gün gelir birer taş gibi doğamıza zarar verenlerin karşısında durmasını da biliriz. Sayımız az gibi görülebilir belki ama biz doğayı savunanlar, yasaları, makineleri olanlardan daha güçlüyüz. Herkes bunu böyle bilsin. Ağaç kıyımından kaçan ceylanları düşününce kendi kendime dedim ki, ‘çek develerini, git çadırını Kaz Dağlarına kur. Biz hepimiz tek tek aynı göğün yıldızları gibiyiz. Bütün bu yıldızlar bir araya gelmeye görsün. Bu karanlığı bir gün aydınlatır.”

Çanakkale Kirazlı bölgesinde orman katliamı yapan altın madenine yönelik tepkiler sürüyor. Bugün gerçekleşen Büyük Su ve Vicdan Nöbeti’nde binlerce insan vahşi madenciliğe tepki gösterdi. Ancak 200 bine yakın ağacın kesildiği öne sürülen madenci katliamına en çarpıcı tepkilerden biri de Anadolu’nun son konar-göçer topluluğu olan Sarıkeçili Yörüklerinin kadın önderi Pervin Çoban Savran’dan geldi.

‘ÇEK DEVELERİNİ ÇADIRINI KAZ DAĞALRINA KUR’

Anadolu’nun herhangi bir köşesinde bir tahribat yaşandığında içinin yandığını dile getiren Savran, şu anda Konya’nın Seydişehir ilçesindeki yaylalarda ailesi ve keçileriyle birlikte kıl çadırlarında yaşadığını belirterek şunları söyledi: “Biz elektrik kullanmıyoruz. Çadırımızda televizyon, internet de yok. Ama çocuklarım telefonlarından izlemişler, Kaz Dağlarındaki ağaç katliamından kaçan ceylanları anlattılar bana. Bundan çok etkilendim. Gece uyuyamadım, düşündüm sabahlara kadar. Ağaç kıyımından kaçan ceylanları düşününce kendi kendime dedim ki: Çek develeri, Kaz Dağları’na çadırını kur. Direnenlerin yanında ol. Bizler de burada, Toroslarda direniyoruz yıllardır. Yok edilen doğamız, coğrafyamız için direniyoruz. Ama o kadar sessizce direniyoruz ki, zannedilmesin mi bu sessizlik rahatlıktan kaynaklanıyor. Hayır, biz rahatlığımızdan sessiz değiliz. Biz Anadolu insanıyız. Yeri geldiği zaman ekmeğimizi taştan çıkaran bir yapımız var. Ama gün gelir ekmeğimizi çıkardığımız o taşlarla her birimiz birer taş olup dikiliriz yıkımın karşısına. Biz doğayı ve yaşamı savunanlar, böyle insanlarız. Taşı altına çevirerek değil, her birimiz birer taş gibi dikiliriz yaşamı yok eden insanların karşısına. Bunu böyle bilsinler.”

‘BİZ DİRENENLER AYNI GÖĞÜN YILDIZLARI GİBİYİZ’

Çanakkale’de Su ve Vicdan Nöbeti tutan yaşam savunucularına da “Yalnız olmadıklarını bilsinler” diye seslenen Pervin Çoban Savran, “Bilsinler ki karşımızdakilerin iş makineleriyle, yasalarıyla ve bütün imkânlarıyla daha güçlü olduklarını zannetmesinler. Güçlü olan bizleriz, doğaya ve toprağa değer verenler. Sayımız az gibi görülebilir belki ama biz doğayı savunanlar, yasaları, makineleri olanlardan daha güçlüyüz. Herkes bunu böyle bilsin. Biz hepimiz tek tek aynı göğün yıldızları gibiyiz. Bütün bu yıldızlar bir araya gelmeye görsün. Bu karanlığı bir gün aydınlatır. Bunu herkes böyle bilsin” diye konuştu.

‘ANADOLU’NUN BİR YERİNE ZARAR VERDİKLERİNDE ACISINI DUYUYORUM’

Türkiye’de yaşanan doğa yıkımları karşısındaki rahatsızlığını da dile getiren Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, bununla ilgili duygularını şöyle özetledi: “Ben kendi bedenimi Türkiye olarak düşünüyorum. Allah'a şükürler olsun kolay kolay hastalanmam. Önemli bir rahatsızlığım da yok. Ancak bir yerimde ansızın bir ağrı-sızı olduğu zaman Anadolu’nun bir yerlerinde bir güzelliğe zarar verdiklerini hissediyorum. Sanki sivri bir bıçağın ucu kalbime dokunuyor, içimi acıtıyor. Geceleri çadırımda uyurken içimde bir sızı hissediyorum aniden. Kalkıp kendi kendime, ‘işte yine bir yerlerde bir güzelliğe zarar veriliyor’ diyorum. Bunları söylemek belki deliliktir, bilmiyorum. Bana bazen bunu söylüyorlar. Ben normalde hasta değilim ki, neden içim acıyor. Bende akıl yok ki hasta olayım. Normalde akıllı insan kendini yoklar değil mi? Şuram ağrıyor, buram ağrıyor diye kendini kontrol eder. Bende öyle olmuyor. İnsan coğrafyasıyla bu kadar bütünleşir mi? Ama ben içinde yaşadığım doğayla bir bütünüm. Sanki kendim bir Türkiye’yim. Bir yerimde sızı hissettiğimde biliyorum ki bir yerlerde bir şeyler oluyor. Acı acı dalıp gidiyorum.”

YAYLA SAHİL YILDA İKİ KEZ TAŞIT KULANMADAN GÖÇ EDİYORLAR

Keçileri, develeri ve çoban köpekleriyle birlikte yaşamı hep arazide geçen Pervin Çoban Savran, konar-göçer hayvancılık üretimini sürdüren son birkaç aile ile birlikte kış aylarını Mersin sahillerinde, yaz aylarını ise Konya ve Karaman yaylalarındaki otlaklarda kurdukları kıl çadırlarında geçiriyor. İlkbahar ve sonbaharda yılda iki kez yapılan göç ile Torosları yürüyerek aşan Sarıkeçililerin göç yolculuğu yaklaşık 500 kilometreyi buluyor. Son yıllarda göç yollarındaki coğrafyanın değişimine en yakından tanıklık edenlerin başında gelen Sarıkeçililerin yaşam alanları da giderek yok oldu.

‘BU SICAKLAR MEVSİMDEN DEĞİL, DOĞA ANANIN CİĞERLERİ YANIYOR’

İçine doğdukları coğrafyada yıkım politikalarıyla birlikte gelen dönüşümü ve iklim değişimini de anlatan Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran şunları dile getirdi: “İnsanlar belki farkında değiller ama yaşadığımız bu aşırı sıcakların tek nedeni iklim değişikliği değil. Bu aşırı sıcaklar toprak ananın, doğa ananın ciğerinin yanmasından kaynaklanıyor. Bir insan evladını kaybetse ne olur? Tabii ki ciğeri yanar. Kolay mı bu acıya dayanmak? Toprak ana da kaybettiği canları için ağlıyor. Kesilen her bir ağaç için içi ayrı ayrı yanıyor. Bize de bunu haber veriyor aslında. Onu duymamız, anlamamız için yanan ciğerlerini gösteriyor bizlere. Benim öyle teknolojiyle, internetle, televizyonla bir işim yok. Zaten dediğim gibi elektrik de kullanmıyorum ama bu acıyı, toprak ananın ciğerinin yandığını ta içimde hissediyorum. Ama bunları anlatacak cümle bulamıyorum.

‘ESKİDEN SU AKAN DERELERDEN ŞİMDİ CANLILARIN KANI AKIYOR’

Eskiden derelerden, ırmaklardan şırıl şırıl sular akardı, sularında çeşit çeşit balıklar zıplardı. Şimdi o ırmakları kuruttuk. Artık bu kuru ırmaklardan, derelerden katledilen canlıların kanı akıyor. Bunu kimse fark etmiyor. Bu kesilen ağaçların, patlatılan dağların, kayaların kanı akıyor derelerden. Dağdaki canlılar bize feryat ediyor. Biz niye fark edemiyoruz bunu? Bu coğrafya, ormanlar, dağlar bize sağ iken gerekli. Bize yerin üstü gerekli, toprağın altı değil. Toprağın altına gidenlerden hiçbir haber yok. Gidenlerden bir haber alan var mı? Bizler sağ iken, yaşarken bir şeylerin farkına varalım, bunları edebiyat olarak görmeyelim. Bunlar yaşamın gerçeğidir. Toprağın altına, dağın altına gidenlerden hiç ses seda yok. Bize taş ocaklarıyla, barajlarla, göletlerle, yollarla her yerini talan ettikleri toprağın üstü lazım.

‘YÜZLERCE YIL YAŞAMIŞ GİBİ AĞIR ZARARLAR GÖRDÜM’

Bugün 60 yaşıma girdim ama dönüp baktığımda 14-15 yıl yaşadım mı, bilmiyorum. Bir yandan da sanki 100 yıldan daha fazla yaşamışım gibi ağır zararlar gördüm. Çevremiz de çok ağır zarar gördü. Bir yaşım 15, bir yaşım 100’lerce yıl yaşamış gibi. Bazen bastığımız topraklara yükmüşüz gibi hissediyorum. Bir insan bastığı toprağa ağaç dikelim dese, ömrümüz ne kadar ağaç dikmeye yetecek. Ya da ömrümüz boyunca ne kadar ağacı koruyabileceğiz? Dünyada yaşayan tüm insanlar olarak bir ağaç dikme seferberliği başlatsak yok olan ormanları geri getirebilecek miyiz?”

‘ÇEVREMDE YILLAR ÖNCE GÖRDÜĞÜM ÇEŞİTLİLİK KALMADI’

Bahar ve güz göçleri boyunca en çok gözlemlediği yok oluşun çeşitlilik kaybı olduğunu söyleyen Pervin Çoban Savran, “Bu zamanda herkes dikilen ağaçların sayısıyla övünüyor. Gidip gördükleri yeşil alanlardan söz ediyor. ‘Ah ne güzel’ diyorlar. Ancak ağaç dikmekle orman ve çeşitlilik oluşmuyor. Ben çeşitliliğe bakıyorum. Otu da, ağacı da, mantarı da, böceği de, kuşu da bunun içinde olacak. Çevreme baktığımda birkaç yıl önce gördüğüm çeşitliliğin kalmadığını görüyorum. Her geçen günü bunu biraz daha azaltıyoruz. Bunu biz insanlar yapıyoruz, başka kimse yapmıyor. Geçtiğimiz arazilerdeki o taç ocaklarının, mermer ocaklarının doğaya bıraktığı beyaz toza baktığımda, kendimi gerçekten suçlu hissediyorum. O zaman ‘Bizim neremiz bu yıkımı yapanlardan farklı?’ diye soruyorum kendime. ‘Neden bunlara dur diyemiyoruz, bizde eksik olan ne?’ diyorum. Ama yine de varlığımızla, gücümüzle umudumu yitirmemeye de çalışıyorum. Çünkü gecenin en karanlık anı, sabaha en yakın olduğu zamandır, böyle düşünüyorum. Benim bu dağ başlarında kendi kendime fark edebildiğim bu acıyı başka fark edenler de vardır diye düşünüyorum. İnsanlar bu kadar duyarsız değillerdir, bir gün bu yıkımların önüne geçeriz diyorum kendi kendime.

‘YOK OLAN DOĞA DEĞİL, BİZ ACİZ İNSANLARIZ’

Temiz bir havayı ve suyu, sağlıklı bir doğayı sadece biz yaşamı savunanlar değil, ona zarar verenler de yaşayacaklar. Bu, onların da sorunu. İnsanlar bu yıkımların kendilerine uzak olduğunu zannediyorlar. Nasıl olsa bir damacana suyla, bir iki litre pet şişedeki suyla varlığımı sürdürebilirim diye düşünüyorlar. Ancak gerçekler bu değil. Doğaya verilen tahribat ve yıkımlar, kayıplar bana ne kadar yakınsa herkese de aynı oranda yakındır. Çünkü yok edilen doğa ya da türler değil, bizleriz. Yok olan biz aciz insanlarız. Bu gerçeği kim, ne zaman fark edecek?”

Yusuf Yavuz

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER