Uzaktan eğitim, eğitim sisteminin sonu mu?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 19 Kasım’da yaptığı açıklamayla, bir kez daha uzaktan eğitime geçildi. Açıklamaya göre, 20 Kasım Cuma gününden 4 Ocak Pazartesi gününe kadar resmi, özel, örgün ve yaygın tüm eğitim-öğretim faaliyetleri uzaktan “devam edecek”.

Uzaktan eğitim, eğitim sisteminin sonu mu?

Buradaki “devam edecek” ifadesinin üzerinde durmak istiyoruz.

Bu ifadenin altında yatan temelsiz iyimserlik, Türkiye’de uzunca bir süredir devlet aklının yerini almış gibi gözüküyor. Eski Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın, tarihimizin en sarsıcı kur krizi yaşanırken “döviz kuruna hiç bakmadığını” beyan edebilmesi, böylesi bir gaf yapabilmesine olanak sağlayan bazı kişisel özelliklerinin yanı sıra, hükümetin “pozitif düşünmek” dışında bir çıkış planının bulunmamasıyla da ilgiliydi.


Aynı şekilde, kapsamlı bir planlama yapılmaksızın uzaktan eğitime geçişin, okulları kapatmak anlamına gelmediği yani eğitimin “devam edeceği” yönündeki iddia, MEB’in de en az rezervleri yok edilmiş bir merkez bankası kadar “iyimser” olduğunu ortaya koyuyor.

MEB, Eğitim Sen Başkanı Feray Aytekin Aydoğan’ın işaret ettiği gerçeklere “hiç bakmıyor” olmalı:

“Dört milyonu aşkın öğrenci uzaktan eğitime ulaşma imkanına sahip değil. Erişebilen öğrencilerin yüzde 60’ından fazlası ebeveynlerinin cep telefonlarıyla uzaktan eğitime ulaşmaya çalışıyor.”

Kamusal eğitim sisteminin özel okullar ve imam hatipleşmeyle delik deşik edildiği Türkiye’de, eğitim sisteminin çökmesi beklenmedik bir şey değildi. Üniversite ve lise sınavlarında başarı oranının diplere vurması, eğitimdeki kadrolaşmanın ve dinselleşmenin sonucunda ortaya çıkan skandallar ve son olarak daha salgından önce özel okulların içerisine yuvarlandığı kriz kaçınılmaz sonun yaklaştığını gösteriyordu. Salgın çöküş sürecini hızlandırdı ve bugün kamusal eğitim sistemi fiilen ortadan kalkmış durumda.

Tevfik Fikret’i Galatasaray Lisesi Müdürlüğü’nden uzaklaştıran İkinci Meşrutiyet dönemi Eğitim Bakanı Emrullah Bey, şaka yollu, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” dermiş. Bugün Sayın Ziya Selçuk bunun tam tersinin, “eğitim sisteminin yokluğunda okulların idaresinin” daha kolay olduğunu kanıtlamaya çalışıyor olmalı. Bakanlığının aldığı aç-kapa kararlarını başka türlü yorumlamak mümkün değil.

İflasın eşiğindeki özel okulların kayıt alabilmesi için, vakalarda artış görüldüğü bir dönemde, bütün uyarılara rağmen “seyreltilmiş yüz-yüze eğitime” geçmek üzere okulları açtılar. Tekrar uzaktan eğitime geçiş kararının alınması bir buçuk ay sürdü. Okulların açık olduğu bu bir buçuk ayda ise, Eğitim-Sen Başkanı’nın verdiği bilgiye göre, “salgın döneminde 17 eğitimci yaşamını yitirdi, bin 248 eğitim kurumunda vakalar yaşandı, yüzlerce eğitimciye ve öğrenciye pozitif tanısı kondu.”

Utanç verici bir başarısızlık manzarası.

Özel sektörde çalışan milyonlarca beyaz yakalının uzaktan çalışma koşullarına başarıyla geçirildiği ülkede, devlet, uzaktan eğitimi başaramıyor.

Günün birinde salgın kontrol altına alınacak ve Türkiye normale dönecek. Ancak eğitim sistemi ve parçası olduğu ülke yönetimi, zamana bağışık şeyler değil. Bugün uzaktan eğitime katılamayan en az dört milyon öğrencinin eğitim açığı nasıl telafi edilecek? Uzaktan eğitimde devlet okullarına kayıtlı öğrencilerin eğitimi takip ve başarı durumu nasıl ölçülüyor dersiniz? Milyonlarca öğrenciyi kapsayamayan bir ulusal eğitim sistemi, salgının ardından yoluna devam edebilir mi? Bu sorular uykularımızı kaçırmalı.

Ortaya çıkan tablo, ajandasında daimi olarak dinselleştirme ve özelleştirme gündemlerini bulunduran bir yürütme gücünün varlığında, çok daha kaygı verici. Çağdaş, yenilikçi, evrensel bir eğitim sistemi ihtimalini korumak için eğitim hakkının imam hatipleşme-özelleşme kıskacından kurtarılması, bugün acil önlem olarak eğitim kurumları ile sektör/diyanet işbirliklerinin sonlandırılması gerekiyor.

Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2020, 21:08
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER